İsrail'in savaş takvimi, ABD'nin küresel stratejisini nasıl kilitledi?
İsrail’in art arda gelen askeri hamleleri ABD’yi Orta Doğu’da kilitlerken, Washington’un küresel stratejik önceliklerini zorluyor.
Google'da tercih edilenkaynak olarak ekle

İsrail ile İran arasındaki gerilim, dolaylı çatışma alanlarından çıkarak daha doğrudan ve açık bir savaş zeminine kaydı. Bu süreçle paralel olarak ABD ile İsrail arasındaki operasyonel uyumun da aşındı. Daha da öncesinde ABD, Gazze de bir ateşkes için diplomatik süreci işletirken İsrail’in Gazze'deki ağır saldırıları ve Katar'a kadar uzanan asimetrik operasyonları, gelecekte bir yol ayrımını zaten işaret ediyordu. Nitekim iplerin koptuğunu gösteren açıklama İsrail tarafından geldi.
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz'ın ''Ordumuza İran'a karşı bağımsız bir askeri operasyon için hazırlık yapması talimatını verdik'' açıklaması, göstere göstere gelen üçüncü İran operasyonu için bu sefer ABD ile eşzamanlı hareket etmeyecekleri kesinleştirdi.

Savaş, biraz da kader işidir. Tetik çektikten sonra merminin gittiği yeri bilsen de neye mal olacağını bilemezsin ve sadece olacaklar için temenni edersin. Bu yüzden vakti zamanında ok çekerken büyüklerimiz bile ''ya hak!'' demişler. Eminim ABD'liler işe başladıklarında bu kadar terste kalacaklarını hesap edemediler. ABD karar vericileri şu an daha zorlu bir durumdaysa, bunu biraz da İsrail'e borçlu diyebilirim.
İsrail’in Lübnan’a girişiyle dengeler değişti
Şubat 2026 sürecinde İsrail, İran'a yönelik hava saldırılarına devam ederken Hizbullah'a ve özellikle Lübnan hattındaki varlığına karşı 40 bin askerle sınır ötesi operasyon başlattı. Bu durum, kısa sürede ABD’nin stratejik hesaplamalarını doğrudan etkileyen bir faktör haline geldi. Artık operasyonun gidişatı ABD kontrolünden çıkmıştı.

Washington yönetimi, Arap ülkelerinden İran drone ve füzelerini savuşturmaya çalışırken, ilk İsrail tankı Lübnan'a girdiği anda kendini bölgesel gerilimi kontrol altına almak zorunda kaldı. Bu büyük baskı, ABD’nin İran politikasındaki karar alma süreçlerini daha karmaşık hale getirdi. Böylece pazarlıklar sadece Hürmüz ekseninde değil, Lübnan ekseninde de arttı ve İran tarafına ikinci cephede ciddi bir ''ateşkes'' kozu verdi.

Tahran, ABD'ye şu mesajı verdi: "Hürmüz’de petrolü serbest bırakmamı istiyorsan, önce müttefikin İsrail’i Lübnan’da durdur." ABD, İsrail’in başlattığı bir kara savaşı yüzünden, asıl hedefi olan nükleer müzakerelerde İran'a taviz vermek ve yaptırımları gevşetmek zorunda kaldı. Kısacası İsrail'in Lübnan hamlesi, ABD'nin diplomatik cephanesini tüketti.
ABD askeri olarak ağır bir yükün altına girdi
İsrail'in Lübnan'a girdikten sonraki operasyonu binlerce kişinin ölüp milyonlarca kişiyi yerinden edilmesiyle birlikte devam ederken, operasyon başında ABD'nin verdiği ''garantörlük taahhüdü'' ise adeta bir tuzağa dönüştü. ABD tüm taraflara ateşkes baskısı yapmasına rağmen, İsrail her gün yeni bir bahane ile bunu ihlal etti.

Buna karşılık ABD ise taahhüt gereği bölgeye hava savunma ve donanma gücü yığmaktan başka bir şey yapamadı. Akdeniz'deki limanlar ABD gemileriyle doldu taştı. ABD, Tayvan’ı korumak için sakladığı milyonlarca dolarlık SM-3 ve SM-6 hava savunma füzelerini, İsrail'e gelen ucuz kamikaze dronları ve Lübnan'dan atılan katyuşaları vurmak için harcamak zorunda kaldı.

Pentagon'un asıl uzun vadeli hedefi, İran'da kısa sürede beklediklerini aldıktan sonra askeri kaynaklarını Asya-Pasifik (Çin) ve Doğu Avrupa (Baltık ülkeleri-Moldova-Ukrayna) eksenine kaydırmaktı. Şimdi ise İsrail, ABD’yi Orta Doğu’ya milyarlarca dolarlık ek mühimmat, rotasyonla gidip gelen uçak gemisi görev grupları ve hava savunma sistemleri (THAAD, Patriot) bağlamaya mecbur bıraktı. Bundan sonra İsrail bağımsız bir İran operasyonuna kalkışırken sadece İsrail'e verilen taahhütleri yeri getirmeye çalışacaklar.
Yemen’in devreye girmesiyle savaş alanı genişledi
Tüm bunlar yaşanırken, Yemen'deki Husi güçleri, 28 Mart 2026'da resmen savaşa dahil olduklarını açıklayarak İsrail'e füze ve dron saldırıları başlatıp Babülmendeb'i kapattıklarını açıkladılar. Zaten Husiler karşısında deniz ticaret yollarını açık tutmak için bir operasyon yürütüyordu. Refah Muhafızı Operasyonu kapsamında Kızıldeniz’de 3 yıldır devriye gezen, milyarlarca dolarlık yakıt ve lojistik harcayan büyük ölçüde ABD Donanması idi.

Husi'lerin savaş ilanından sonra Refah Muhafızı unsurları istihbarat ve radar ağlarını doğrudan "Poseidon Okçusu" (Operation Poseidon Archer) ve Özgürlük Projesi (Project Freedom) gibi Husi topraklarını doğrudan bombalayan saldırı operasyonlarına entegre etti. Kızıldeniz'deki ticareti koruma görevi, çok yönlü bir operasyon dairesinin parçası halini aldı ve böylece Kızıldeniz'deki operasyonlar aktif bir yıpratma savaşına dönüştü.
ABD Orta Doğu’da stratejik olarak sıkıştı
Netice itibariyle Tel Aviv, savaşa sadece yardımcı güç olarak dahil olduktan kısa süre sonra Washington’ı Orta Doğu’da kendi belirlediği bir stratejik takvime ve tırmanma döngüsüne hapsetti. İsrail sadece kendi güvenliği için tetiği çekerken, ABD atılan tüm mermilerin hedefi vurduktan sonra küresel maliyetini hesaplamak ve üstlenmek zorunda kalan taraf konumuna düştü.

İsrail ise İran karşısında istediği operasyonel boşluğu bulurken, kalıcı bir savaş riskini de göze almış görünüyor. Dolayısıyla İran'ın da geri adım atmayan yaklaşımı ve Mücteba Hamaney'in intikam çağrısı, bölgesel tırmanmayı kontrolsüz bir döngüye sürüklerken, en ağır stratejik yük ABD'de kalmaya devam edecek.
Yükleniyor...















