Tabya Dijital
Envanter
Ulusal Güvenlik
Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge nedir?
Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge nedir?

Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge nedir?

Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge nedir? Kıyı ülkelerinin deniz yetki alanlarındaki farklılıklar ve hukuki temel nedir?

Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge nedir?

Kıyı ülkelerinin denizlerdeki egemenlik alanlarını belirleyen iki önemli kavram "kıta sahanlığı" ve "münhasır ekonomik bölge"dir (MEB). Bu kavramlar, uluslararası deniz hukukunun temel taşlarından olup, denizaltı ve deniz üstü kaynaklar üzerinde hak ve yetki tanımlarını belirler.

Kıta sahanlığı nedir?

Kıta sahanlığı, bir kıyı ülkesinin kara topraklarının deniz altında doğal uzantısını oluşturan ve deniz yatağı ile toprak altında kalan bölgeyi ifade eder. Bu hak, ilan edilmeksizin ve "ab initio" (başlangıçtan itibaren) doğal olarak tanınmıştır. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (BMDHS) göre bu alan, kıta kenarının dış sınırına kadar ya da bu eğer daha kısaysa 200 deniz miline kadar uzanabilir. Bazı durumlarda bu mesafe 350 deniz miline kadar da çıkabilir.

Kıta sahanlığının temel özelliği, deniz yatağındaki ve toprak altındaki cansız kaynaklara ilişkin haklar vermesidir. Bu alanda doğal kaynakları işletme, araştırma ve kullanma hakkı sadece kıyı devletine aittir. Örneğin petrol, doğalgaz, madenler gibi kaynaklar üzerinde münhasır yetki sağlar.

Münhasır ekonomik bölge nedir?

Münhasır ekonomik bölge (MEB), karasularının ötesinde başlayarak 200 deniz miline kadar uzanan, canlı ve cansız kaynaklar üzerinde ekonomik haklar tanıyan deniz alanıdır. 1982 BMDHS ile hukukileşen bu kavram, kıyı devletine hem deniz altı hem de üstü kaynakların kullanımında egemen haklar verir.

Bu haklar; balıkçılık, enerji üretimi (rüzgar, akıntı vb.), bilimsel araştırmalar ve doğal kaynakların korunması gibi faaliyetleri kapsar. MEB ilanı, ilgili devletin coğrafi koordinatları belirleyip Birleşmiş Milletler'e bildirmesiyle gerçekleşir.

Kıta sahanlığı ile MEB arasında ne fark vardır?

Kıta sahanlığı ve MEB arasında hem hukuki hem de uygulamaya dönük farklar bulunur:

  • Kazanım şekli: Kıta sahanlığı doğal haktır, ilan gerekmez. MEB ise ilanla ve BM bildirimiyle hayata geçer.
  • Hak kapsamı: Kıta sahanlığı sadece deniz altı ve toprak altındaki cansız kaynaklara yöneliktir. MEB ise hem bu hakları kapsar hem de canlı kaynaklar (balıkçılık vb.) üzerinde ekonomik haklar tanır.
  • Egemenlik durumu: Kıta sahanlığında egemenlik sınırlıdır ve sadece kaynak kullanımı üzerindendir. MEB'de ise kaynakları düzenleme ve denetleme yetkisi daha geniştir.

Neden önemlidir?

Gerek kıta sahanlığı gerekse MEB, kıyı ülkelerinin ekonomik kalkınması, enerji bağımsızlığı ve güvenliği için kritik öneme sahiptir. Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Ege gibi jeopolitik olarak hassas denizlerde bu hakların sınırlandırılması sıklıkla uluslararası ihtilaflara konu olmaktadır.

Cihat Yaycı'nın "Mavi Vatan" yaklaşımı, Türkiye'nin deniz yetki alanlarını uluslararası hukuk ve teknik kriterlere göre belirlemesini hedefler. Yaycı’ya göre, Türkiye’nin kıta sahanlığı ve MEB sınırları, jeopolitik denge, uluslararası hukuk ve tarihsel haklar doğrultusunda çizilmelidir. Bu çerçevede 2019 yılında Libya ile yapılan deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak iddialarının en somut örneklerinden biridir.

Uluslararası hukukta hangi sözleşmeler ön plana çıkıyor?

Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge gibi deniz yetki alanlarını düzenleyen en kapsamlı uluslararası metin, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’dir (BMDHS). Bu sözleşme, kıyı devletlerinin denizlerdeki hak ve yükümlülüklerini açık şekilde tanımlar ve devletlerarası sınırlandırma anlaşmaları için hukuki çerçeve oluşturur.

BMDHS, 320 maddelik yapısıyla deniz hukukunun “anayasası” olarak kabul edilir. Sözleşme, karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı ve MEB gibi kavramları açıkça tanımlar ve bu alanlarda devletlerin egemenlik ve yetki alanlarını detaylı biçimde düzenler. Özellikle MEB kavramının tanımlanması ve uluslararası hukuka dahil edilmesi bu sözleşmeyle mümkün olmuştur.

Sözleşmeye taraf olmayan ülkeler açısından ise, kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmaları genellikle ikili ya da bölgesel anlaşmalar yoluyla belirlenmektedir. Bu bağlamda, Türkiye gibi sözleşmeye taraf olmayan ülkeler için ikili deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmaları daha fazla önem kazanmaktadır.

Ayrıca Uluslararası Adalet Divanı’nın 1969 tarihli Kuzey Denizi Davası kararı, kıta sahanlığının doğal bir hak olduğunu “ipso facto” ve “ab initio” ilkeleriyle teyit etmiş; deniz yetki alanı sınırlandırmalarında “hakkaniyet” ve “uygunluk” ilkelerini esas almıştır. Bu karar, deniz yetki alanlarının belirlenmesinde yalnızca coğrafi mesafenin değil, aynı zamanda adil paylaşımın gözetilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Son yıllarda ise, Doğu Akdeniz gibi tartışmalı bölgelerde yaşanan gelişmeler, söz konusu uluslararası hukuk normlarının sahadaki uygulamalarla ne derece örtüştüğü tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Türkiye’nin deniz yetki politikası, bu normlara dayanmakta; ancak uygulamada hak ve menfaatlerini koruyabilmek adına teknik, diplomatik ve stratejik araçlarla desteklenmektedir.? Kıta sahanlığı ve MEB konuları uluslararası hukukta çoğunlukla 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) ile düzenlenmektedir. Ancak taraf olmayan ülkeler için bölgesel anlaşmalar ve ikili deniz yetki alanı sözleşmeleri de önem arz eder.

Ayrıca Uluslararası Adalet Divanı'nın 1969 tarihli karası da, kıta sahanlığı hakkını "doğal ve kendiliğinden" (ipso facto) bir hak olarak tanımıştır.

MEB ilan etmenin ekonomik etkileri nelerdir?

Münhasır ekonomik bölge (MEB) ilanı, kıyı devletlerine sadece denizlerde egemenlik hakkı tanımakla kalmaz; aynı zamanda çok ciddi ekonomik fırsatlar da sunar. Bu bölgelerdeki doğal kaynakların değerlendirilmesi, bir ülkenin hem enerji güvenliği hem de ekonomik bağımsızlığı açısından stratejik bir rol oynar.

MEB ilan eden bir ülke, deniz tabanındaki ve su sütunundaki kaynakların keşfi, araştırılması, işletilmesi ve korunması konusunda tam yetki sahibidir. Bu yetkiler, özellikle enerji sektörü için büyük önem taşır. Denizaltı petrol ve doğalgaz rezervlerinin aranması ve çıkarılması, yenilenebilir enerji kaynaklarının (rüzgar, dalga, akıntı) kullanılması gibi faaliyetler MEB’in sağladığı haklar sayesinde mümkün olur.

Ayrıca balıkçılık faaliyetleri de MEB kapsamında doğrudan kıyı devletinin düzenleme yetkisine girer. Bu yetki, denizlerdeki biyolojik kaynakların sürdürülebilir şekilde yönetilmesini sağlarken, aynı zamanda yasa dışı avcılığın önlenmesine ve ulusal balıkçılık endüstrisinin güçlenmesine katkı sunar.

Ekonomik getirinin yanı sıra, MEB ilanı siyasi ve stratejik bir duruşun da göstergesidir. Bir ülkenin MEB ilan etmesi, hem deniz yetki alanlarını koruma iradesini hem de bu alanlardaki potansiyeli değerlendirme kararlılığını ortaya koyar. Bu yönüyle MEB, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir enstrümandır. MEB ilan eden bir devlet, balıkçılık faaliyetlerini denetleyebilir, kotalar belirleyebilir, deniz tabanındaki enerji kaynaklarını arayabilir ve işletebilir. Bu da o ülkenin enerji ve gıda güvenliği için stratejik kazançlar sunar.

Türkiye açısından MEB ve kıta sahanlığı kapsamında yürütülen arama faaliyetleri, enerji bağımlılığını azaltma stratejisinin temel unsurlarından biridir. 2020’de Sakarya sahasında açıklanan büyük doğalgaz keşfi bu sürecin başlangıcı olmuş, saha 2023 itibarıyla kademeli olarak üretime alınmıştır. 2025 yılına gelindiğinde ise Karadeniz’de yeni bir keşif daha açıklanmış, böylece bölgenin Türkiye için uzun vadeli bir enerji havzası olma niteliği pekişmiştir.

Bu gelişmeler, Türkiye’nin deniz yetki alanlarında yürüttüğü çalışmaların hem ekonomik hem stratejik sonuçlar ürettiğini göstermektedir.

MEB ve kıta sahanlığı ihlallerinin yaptırımları nelerdir?

Münhasır ekonomik bölge (MEB) ve kıta sahanlığı ihlalleri, yalnızca deniz hukuku çerçevesinde değil, aynı zamanda uluslararası ilişkiler, güvenlik ve diplomasi alanlarında da ciddi sonuçlar doğurabilecek eylemlerdir. Bu tür ihlallerin yaptırımları hem hukuki hem de fiili düzlemde kendini gösterebilir.

Hukuki yaptırımlar

Bir devletin başka bir ülkenin MEB'ine veya kıta sahanlığına izinsiz girmesi durumunda, ilgili devlet uluslararası platformlarda diplomatik girişimlerle bu ihlali protesto edebilir. Bunun yanı sıra:

  • Uluslararası Adalet Divanı'na başvuru: Taraflar arasında önceden yapılan bir yetki anlaşması varsa, mağdur devlet meseleyi Uluslararası Adalet Divanı'na taşıyabilir.
  • Birleşmiş Milletler'e bildirim: BM nezdinde resmi diplomatik başvurular yapılarak ihlalin belgelenmesi ve kınanması sağlanabilir.
  • Ekonomik yaptırımlar veya retorsiyon önlemleri: Özellikle doğal kaynakların işletilmesiyle ilgili ihlallerde, mağdur devlet kendi ulusal şirketlerine karşılık verme hakkına sahiptir.

Fiili yaptırımlar ve gerilim riski

Kıta sahanlığı ve MEB ihlalleri çoğu zaman sahada fiili tansiyonu artırır. Özellikle Doğu Akdeniz gibi bölgelerde:

  • Sondaj gemilerine askeri refakat sağlanması,
  • Deniz kuvvetlerinin bölgede devriye faaliyetleri yürütmesi,
  • NAVTEX ilanlarıyla araştırma alanlarının ilan edilmesi gibi adımlar, taraflar arasında gerilimi tırmandırabilir.

Bu tür uygulamalar, zaman zaman iki ülke deniz unsurlarının karşı karşıya gelmesine ve hatta krizlerin tırmanmasına neden olabilir. Nitekim Türkiye ile Yunanistan arasında geçmişte bu tür çok sayıda fiili gerginlik yaşanmıştır.

Öncelik diyalog yolu

Bu tür ihlallerin önlenmesi ve yaptırımlara gerek kalmadan sorunların çözülebilmesi için uluslararası hukuk temelinde diyalog mekanizmalarının kurulması büyük önem taşır. Türkiye, bu konuda her zaman müzakereye açık olduğunu, ancak hak ve menfaatlerinden taviz vermeyeceğini defalarca dile getirmiştir.

Türkiye’nin MEB Statüsü: Karadeniz ve Doğu Akdeniz

Türkiye, deniz yetki alanları bakımından iki bölge arasında farklı bir hukuki çerçeve izlemektedir. Resmî MEB ilanı yalnızca Karadeniz için geçerlidir. Türkiye, 1986 yılında aldığı karar doğrultusunda bu bölgede münhasır ekonomik bölge oluşturmuş ve sınırlandırmayı dönemin SSCB’si ile yaptığı düzenlemelere dayandırmıştır.

Doğu Akdeniz’de ise Türkiye resmî bir MEB ilanında bulunmamıştır. Bu bölgede Türkiye’nin yaklaşımı, öncelikle kıta sahanlığı bildirimine ve 2019 yılında Libya ile imzalanan deniz yetki alanları mutabakatına dayanmaktadır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki haklarını bu hukuki zeminde savunmakta ve faaliyetlerini buna göre yürütmektedir.

Türkiye’nin deniz yetki alanları politikası nasıldır?

Türkiye, deniz yetki alanları politikasını uluslararası hukuk, enerji güvenliği ve bölgesel istikrar ekseninde yürütüyor. Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’de izlenen stratejiler ise bölgesel dinamiklere göre farklılaşıyor.

Karadeniz’de Bulgaristan ve Romanya ile yapılan anlaşmaların oluşturduğu istikrarlı zemin, Türkiye’nin bölgede enerji arama ve üretim faaliyetlerini sorunsuz biçimde sürdürmesini sağlıyor. 2020’deki keşfin ardından Sakarya sahasının 2023 itibarıyla kademeli üretime alınması ve 2025’te açıklanan yeni keşifler, Karadeniz’i Türkiye açısından giderek daha kritik bir enerji havzasına dönüştürmüş durumda.

Doğu Akdeniz ise hâlâ Türkiye’nin en hassas deniz alanı. Ankara, Yunanistan, GKRY ve İsrail’in tek taraflı adımlarını uluslararası hukuk açısından sorunlu görüyor; bu girişimlerin Türkiye’nin kıta sahanlığı sınırlarını yok saydığı görüşünü sürdürüyor. Türkiye hem NAVTEX ilanları ve sismik araştırmalarla sahadaki varlığını koruyor hem de diplomatik kanalları açık tutmaya özen gösteriyor.

2019’da Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakat Muhtırası, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki en stratejik adımlarından biri olmayı sürdürüyor. 2025 boyunca Libya’daki farklı siyasi aktörlerin Ankara ile temaslarını artırması, bu mutabakatın ülkedeki meşruiyetinin genişleme ihtimalini de gündeme taşımış durumda.

Türkiye, maksimalist yaklaşımları reddediyor; hakkaniyete dayalı, adil paylaşımı esas alan müzakere mekanizmalarının işletilmesi gerektiğini savunuyor. “Mavi Vatan” doktrini ise Ankara’nın deniz yetki alanlarındaki teknik, hukuki ve stratejik yaklaşımını çerçeveleyen temel vizyon olmayı sürdürüyor.

Doğu Akdeniz’de Mısır–Yunanistan, İsrail–Yunanistan ve GKRY–Lübnan arasında imzalanan anlaşmalar Türkiye tarafından, bölgedeki dengeyi Ankara aleyhine şekillendirme çabası olarak değerlendiriliyor. Türkiye bu adımlara hem Birleşmiş Milletler nezdinde bildirimlerle hem de sahadaki faaliyetleriyle karşılık veriyor.

Son yıllarda Türkiye ile Mısır arasındaki normalleşme süreci, 2023’te büyükelçilik düzeyine dönülmesi ve 2025’te ortak deniz tatbikatına kadar uzanan bir iş birliği çizgisine evrildi. Bu gelişmeler, iki ülkenin Doğu Akdeniz’de yeniden pozisyon aldığına işaret ediyor. Libya ile sürdürülen temaslar, enerji ve güvenlik alanlarında iş birliğini güçlendirme potansiyeli taşırken; Suriye’de rejim değişiminin ardından başlayan diplomatik süreç, Türkiye’nin sınır güvenliği ve bölgesel denklemlere ilişkin hesaplamalarını doğrudan etkiliyor.

Suriye’de 2024 sonunda yaşanan rejim değişiminin ardından geçici yönetimle başlayan normalleşme süreci, Türkiye’nin Şam’daki diplomatik temsilciliğini yeniden açmasıyla hız kazandı. Görüşmeler ağırlıkla sınır güvenliği, terörle mücadele ve sığınmacıların dönüşü gibi başlıklarda yürütülüyor. Suriye’nin Doğu Akdeniz kıyılarında ileride gündeme gelebilecek enerji projeleri ise bölgedeki deniz yetki alanı tartışmalarını dolaylı olarak etkileyebileceği için Türkiye tarafından yakından takip ediliyor.

Bölgedeki bu çok katmanlı diplomasi, Türkiye’nin deniz yetki alanlarındaki tezlerini hem siyasi hem hukuki zeminde güçlendirmeyi ve tek taraflı gelişmelere karşı denge kurmayı hedefliyor.

Türkiye'nin Lozan Antlaşması'na göre hak iddia ettiği kıta sahanlığı
Türkiye'nin Lozan Antlaşması'na göre hak iddia ettiği kıta sahanlığı

Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde son gelişmeler

Yunanistan'ın sınır iddiaları neyi kapsıyor?

Yunanistan, başta Ege Denizi olmak üzere Doğu Akdeniz’de yer alan adalarının da tıpkı ana kara gibi kıta sahanlığı ve MEB hakkı oluşturabileceğini savunmakta, bu doğrultuda deniz yetki alanlarını maksimalist haritalarla genişletme politikası izlemektedir. Bu yaklaşım, Yunanistan’a göre Meis (Kastellorizo) gibi küçük adaların bile geniş kıta sahanlığı üretmesini içermektedir. Bu da Türkiye'nin Antalya Körfezi’ne hapsedilmesi anlamına gelecek şekilde hak alanlarının ciddi ölçüde daralmasına yol açmaktadır.

Türkiye bu iddialara nasıl karşılık veriyor?

Türkiye, bu iddiaları hem uluslararası hukuka hem de hakkaniyet ilkesine aykırı bulmaktadır. Türk yetkililer, adaların sınırlı etkisinin olması gerektiğini savunmakta ve Uluslararası Adalet Divanı’nın geçmiş kararlarını bu görüşe dayanak göstermektedir. Bu çerçevede Türkiye, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve MEB alanlarını bilimsel, teknik ve jeopolitik verilere dayanarak yeniden tanımlamakta ve bu alanlarda NAVTEX ilanları, sismik araştırmalar ve sondaj faaliyetleri ile fiili durum yaratmaktadır.

NATO ve AB bu gelişmelere nasıl yaklaşıyor?

NATO, Türkiye ve Yunanistan’ın üye olduğu bir savunma ittifakı olmakla birlikte, ittifak içi bu tarz ihtilaflara doğrudan müdahale etmeme politikası gütmektedir. Ancak, krizlerin sıcak çatışmaya dönüşmesini engellemek adına diplomatik kanalları ve askeri ayrıştırma mekanizmalarını devreye sokmuştur. NATO, 2020 yılında olduğu gibi son dönemde de iki ülke arasında teknik düzeyde diyalog kurulmasını teşvik etmektedir.

Avrupa Birliği ise Türkiye açısından, üye ülkesi olan Yunanistan’ın tezlerini daha açık şekilde desteklemekte ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerini zaman zaman kınamaktadır. Ancak Türkiye, AB’nin bu tutumunu eleştirmekte; tarafsız ve uluslararası hukuk ekseninde bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini savunmaktadır. Ankara, AB'nin yalnızca üyelik dayanışmasıyla hareket ederek adil hak paylaşımı yerine siyasi tavır takındığını sıkça dile getirmektedir.

Yunanistan'ın AB'ye sunduğu MSP haritası

2025 yılında Yunanistan, Avrupa Komisyonu'nun deniz mekansal planlama (Maritime Spatial Planning - MSP) platformuna yeni bir harita sundu. Bu harita, Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın tek taraflı taleplerini içeren deniz yetki alanlarını gösteriyor. Ancak bu haritadaki sınırlar, Türkiye'nin kıta sahanlığı ve MEB haklarıyla açık bir şekilde çelişiyor.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı bu girişimi derhal reddederek, Yunanistan'ın uluslararası hukukla bağdaşmayan ve oldubitti yaratmaya yönelik bir adım attığını vurguladı. Bakanlık ayrıca Avrupa Birliği'ni bu tür tek taraflı ve provokatif adımlara alet olmamaya çağırdı.

Temel uyuşmazlık: Adalar üzerinden hak iddiaları

Yunanistan, Ege ve Doğu Akdeniz’deki adaların da tıpkı anakara gibi kıta sahanlığı ve MEB oluşturabileceğini savunuyor. Ancak Türkiye, bu yaklaşımın hakkaniyete aykırı olduğunu, adaların sınırlı etkiye sahip olması gerektiğini ve bu konuda Uluslararası Adalet Divanı kararlarının da Türkiye'yi desteklediğini belirtiyor.

Türkiye’nin pozisyonu, Ege’nin bir barış ve iş birliği denizi olması gerektiği yönündedir. Ancak Yunanistan’ın maksimalist harita ve politikaları, bölgede hem istikrarsızlığa hem de Türkiye’nin meşru hak ve çıkarlarının ihlaline yol açmaktadır.

Yeni aktörler ve bölgesel dinamikler

GKRY ile Lübnan arasında Kasım 2025’te imzalanan deniz yetki alanı anlaşması, Ankara’nın sert tepkisine yol açmıştır. Türkiye, bu anlaşmanın hem Kıbrıs Türk halkının haklarını yok saydığını hem de Doğu Akdeniz’deki sınırlandırma çalışmalarını oldubittiye dönüştürdüğünü belirtmiştir.

Bu gelişmenin arka planında, 2007 yılında GKRY ile Lübnan arasında parafe edilen fakat Lübnan iç dengeleri ve bölgesel tartışmalar nedeniyle yürürlüğe girmeyen bir taslak anlaşma bulunmaktadır. 2025’teki yeni anlaşma, büyük ölçüde 2007’deki taslağın esasları üzerine inşa edilmiştir.

Dolayısıyla 2025 mutabakatı, daha önce askıda kalan bu çerçevenin yeniden canlandırılmış ve güncellenmiş hâli niteliğindedir.Doğu Akdeniz'de yaşanan bu gelişmeler, sadece Türkiye-Yunanistan arasındaki bir sorun değil; aynı zamanda bölgesel ve uluslararası çıkar çatışmasının da bir yansımasıdır. Türkiye, bu süreçte uluslararası hukuka uygun, barışçıl ama kararlı politikalarını sürdürmeye devam etmektedir.

Kıta sahanlığı ve MEB kavramları sadece akademik değil, doğrudan ülke çıkarlarını ilgilendiren güncel ve kritik konulardır. Bu iki kavramı anlamak, hem uluslararası hukuku hem de Türkiye'nin deniz politikalarını yorumlayabilmek açısından temel bir gerekliliktir.

Kaynak: BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, "Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge Ve Kıta Sahanlığına İlişkin Yunanistan’ın Tezleri" (2020), 3. Denizcilik ve Deniz Güvenliği Forumu (2021)
Etiket:Yunanistan
6 Aralık 2025 15:51İrem Pelin Dinç Söğüt
Yorumlar yükleniyor...