YPG'nin Halep tahliyesi ve Suriye Savaşından tahliye örnekleri
YPG’nin Halep’ten tahliyesi ne anlama geliyor? Suriye iç savaşındaki geçmiş tahliyelerle karşılaştırmalı bir değerlendirme.

- Eşrefiye ve Şey Maksud mahallelerinde olan tahliye meselesine genel bir bakış
- Çekilmenin şekli kimin için zafer, kimin için hezimet?
- Suriye savaşı boyunca yaşanan tahliyeler
- Doğu Halep Kuşatması (2012–2016)
- Daraya Kuşatması (2012–2016)
- Madaya (2015–2017) ile Fua ve Kafraya (2015-2018) kuşatma takasları
- Doğu Guta Kuşatması (2013–2018)
- Homs – Waer Mahallesi Kuşatması (2012–2014 ve 2014–2017)
- Zabadani Kuşatması (2015–2017)
- Yermuk Mülteci Kampı Kuşatması (2013–2018)
- Dera el-Balad Kuşatması (2021)
- 2018 - 2020 yılları arasına kısa bir dönüş
- 2020 saldırıları ve Türkiye'nin Bahar Kalkanı Harekatı
- 2022 yılından rejimin çöküşüne kadar yaşanan baskı dönemi
- Sonuç ve çıkarımlar
Halep'ten YPG'nin çıkarılmasından sonra yine 10 senedir aynı argüman bir anda muhalif çevrelerin diline dolandı. Onlara göre yine ortada danışıklı dövüş varmış ve doldur boşalt yapılıyormuş. Böylece YPG bir yerden çekiliyor ama diğer yerde meşrulaşıyormuş.
Suriye iç savaşında 2016 yılından beri rejim ve muhalifler arasında böyle tahliyelerin yaşandığı zamanlar oldu. Kimsenin o zamanlar doldur boşalt yaptığı yoktu. Hatta bu tahliyeler ile Esad şirin gösteriliyor, masaya oturulması gereken kişi olduğu söyleniyordu. Oysa savaşın başından beri sürekli ön şartları olan kişi Esad'tan başkası değildi. Transponder kapalı uçağa binene kadar da tavrı değişmedi.
Eşrefiye ve Şey Maksud mahallelerinde olan tahliye meselesine genel bir bakış
Ahmed el-Şara’nın geçiş dönemi devlet başkanı olarak ortaya çıkmasından sonra Suriye’de temel hedef, şehir merkezlerinde tek bir egemen otorite oluşturmak oldu. Yeni yönetim, silahlı grupların mahalle bazlı kontrol alanlarını devletleşme süreci için büyük bir engel olarak gördü. Bu bağlamda Halep, hem sembolik hem de stratejik önemi nedeniyle özel bir yere sahipti. YPG’nin Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerindeki varlığı, Şara ve yönetiminin “ülkeyi birleştiren iktidar” iddiasıyla doğrudan çelişiyordu.

Ayrıca şu da bir gerçek ki; YPG açısından Halep’in önemi zamanla azaldı. Önceki yıllarda Halep, rejime ve Türkiye’ye karşı bir pazarlık alanı işlevi görürken, Esad sonrası tabloda bu denge ortadan kalktı. Rusya’nın sahadaki etkisinin zayıflaması, İran etkisinin çökmesi, ABD’nin Halep özelinde artık YPG’ye destek vermemesi ve yeni merkezi yönetimin kararlılığı, YPG’nin şehirde kalmasını askerî ve siyasi açıdan savunulamaz hale getirdi. Zaten Halep, YPG’nin ana kontrol alanları olan kuzeydoğu Suriye ile de kopuk bir konumdaydı.

ABD faktörü bu süreçte dolaylı ama belirleyici oldu. Washington, YPG’yi esas olarak DEAŞ’la mücadele bağlamında desteklemekte ve bu desteği Fırat’ın doğusuyla sınırlı tutmaktadır. Halep gibi büyük ve Arap nüfus ağırlıklı bir şehir için ABD’nin askerî ya da siyasi bir bedel ödemeye istekli olmadığı görüldü. Bu durum, YPG’nin Halep’te direnmesi halinde yalnız kalacağı mesajını net biçimde ortaya koydu. ABD'nin tutumu sebebiyle Fransa açık bir destek sundu. Suriye'nin eski bir Fransız mandası olduğu ve İngiltere ile el değiştirdiği gerçeğini de unutmamalıyız.

Türkiye’nin tutumu da çekilme sürecini hızlandıran önemli bir unsurdur. Bilindiği gibi Türkiye, Halep’te YPG varlığını uzun süredir kırmızı çizgi olarak görmekteydi. Şara yönetimi ise iktidarını pekiştirmek ve bölgesel çatışmaları derinleştirmemek adına Türkiye ile doğrudan bir kriz istemedi. Belki aşiretler özelinde müzakereler ile anlaşma yoluna da gidebilirdi ama Türkiye'nin artan sevkiyatlarının ağırlığını bir an evvel Halep'ten çok Suriye kuzeydoğusuna doğru yönlendirmek istemiş olabileceğini düşünüyorum. YPG’nin Halep’ten çıkması, yeni yönetim açısından Türkiye ile ilişkilerde güven artırıcı bir adım olarak değerlendirilebilir.
Çekilmenin şekli kimin için zafer, kimin için hezimet?
Çekilme sürecinin “tahliye” şeklinde gerçekleşmesi, taraflar arasındaki güç dengesini ve yeni yönetimin yaklaşımını yansıtmaktadır. Şam yönetimi, şehir savaşlarının uzamasının hem sivil kayıpları artıracağını hem de kendi meşruiyetini zedeleyeceğini hesapladı. Bu nedenle YPG unsurlarının şehir merkezinden kontrollü biçimde çıkarılması tercih edildi.
Tahliye, bir imha politikasından ziyade şehir merkezlerinde silahlı varlığın sona erdirilmesini amaçlayan pragmatik bir yöntem oldu. Türkiye ve Suriye'nin Halep'te ortak bir operasyona girişmesi, beklenmedik farklı sonuçlar doğurabilirdi.

Netice itibariyle YPG’nin Halep’ten Tabka'ya çekilmesi, bütün taraflar için askerî bir yenilgiden çok siyasi ve stratejik zorunlulukların ürünüdür. Şara yönetiminin merkezi otoriteyi tesis etme hedefi, ABD’nin Şam'a olan sınırlı desteği, Türkiye baskısı ve Halep’in YPG açısından stratejik değerini yitirmesi bu süreci belirledi.
Halep örneği, Suriye’de silahlı gruplardan merkezi devlete geçiş çabasının en somut göstergelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.
Suriye savaşı boyunca yaşanan tahliyeler
Savaş alanından yapılan tahliye, insani bir jestten veya jeopolitik teslimiyetten çok, siyasi ve askeri bir stratejidir. Esad, bu tür stratejiler ile yıllarca ülkenin muhaliflerine şirin gözükmeyi başardı. Şimdi Suriye savaşında, kuşatmalar neticesinde yaşanan tahliyelere bakalım.
Esad rejimi, Rusya'nın Ukrayna'da imzaladığı Minsk ateşkesinden sonra ağırlığı Suriye'ye kaydırması akabinde 2014 yılı sonbaharından 2016 kışına kadar, yoğun bombardımanlar başladı. Hizbullah, İran milisleri ve YPG'nin de yardımıyla cephede üstünlüğü elde etti. Ancak 2016 yılına gelindiğinde Halep'te bugün olandan daha büyük alanlar kuşatma altındaydı ve kuşatmaların tamamlanması yıllar sürecek boyuttaydı.
Üstelik sahadaki asker sayısı, İran karşısında hızla erimişti. Esad, dış dünyada kendini haklı gösterecek o tahliyelerin emrini verdi.
Doğu Halep Kuşatması (2012–2016)
Doğu Halep’te muhaliflerin tahliyesi, Suriye iç savaşında kuşatma ve zorunlu yerinden etme politikasının en kapsamlı ve sembolik örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. 2012’den itibaren muhalif grupların kontrolünde bulunan Doğu Halep, 2015 sonundan itibaren Suriye ordusu ve Rusya’nın yoğun hava desteğiyle tam kuşatma altına alındı.

Kuşatma sürecinde, kentte bulunan hastaneler, fırınlar, pazar alanları ve sivil altyapı sistematik biçimde hedef alındı; insani yardım girişleri büyük ölçüde engellendi. Aylar süren bombardıman ve abluka sonucunda bölgede yaşayan yüz binlerce sivil ağır bir insani krizle karşı karşıya kaldı.
Aynı yılınEkim ayında Muhaliflerin saldırısının başarısız olması sebebiyle, Aralık ayında Rusya ve Türkiye’nin arabuluculuğuyla varılan anlaşma kapsamında, muhalif savaşçılar ve onlara bağlı siviller yeşil otobüslerle Halep’ten tahliye edilerek ağırlıklı olarak İdlib ve çevresine gönderildi. Bu tahliye, savaş boyunca gerçekleşen en büyük zorunlu nüfus hareketlerinden birine yol açtı ve Doğu Halep’in tamamen rejim kontrolüne geçmesini sağladı.
Halep tahliyesi, rejimin büyük şehir merkezlerini silahlı muhalefetten arındırma stratejisinde bir dönüm noktası oldu ve daha sonraki Doğu Guta, Homs ve Dera kuşatmaları için bir model işlevi gördü.

Gerçekleşen tahliye, savaş boyunca en büyük nüfus hareketlerinden birine yol açtı. Doğu Halep’in düşmesi, rejim açısından savaşın seyrini değiştiren stratejik bir dönüm noktası oldu ve kuşatma–tahliye modelinin daha sonra Doğu Guta ve Homs gibi bölgelerde tekrarlanmasının önünü açtı.
Kuşatma altındaki tahliyeler, 2017 yılı itibariyle ülkenin her yanındaki muhalifleri İran ve Hizbullah milisleri desteğiyle yeni bir stratejiye dönüştü. Bu stratejiye göre muhalif bölgeler kuşatma altına alınacak ve tahliyeler ile hepsi önce İdlib bölgesine yönlendirilecek, daha sonra da Türkiye'ye göç etmeye zorlanacaklardı. Bunu gören Türkiye Rusya ile 4 Mayıs 2017'de Gerginliği Azaltma Bölgeleri ilan ederek, Türkiye'ye 5 milyon fazladan mültecinin daha göç etmesini engellemeye çalışmıştır.
Daraya Kuşatması (2012–2016)
Daraya, Suriye iç savaşında kuşatma stratejisinin en erken ve en çarpıcı örneklerinden biridir. Şam’ın güneybatısında yer alan bu kent, 2012’de muhaliflerin kontrolüne geçtikten sonra rejim güçleri tarafından tamamen kuşatıldı. Kuşatma süresince ağır bombardıman, keskin nişancı ateşi ve gıda–ilaç girişinin engellenmesi sistematik biçimde uygulandı.

Birleşmiş Milletler ve insan hakları örgütleri, Daraya’yı “aç bırakma yoluyla teslim alma” politikasının sembolü olarak tanımladı. Kentteki sivil nüfus, yıllarca temel gıdaya erişemeden yaşamak zorunda kaldı; ot ve hayvan yemi tüketildiği rapor edildi. 2016 yılında rejim güçleri askeri üstünlüğü kesin biçimde sağladığında, taraflar arasında bir uzlaşma anlaşması yapıldı.
Buna göre muhalif savaşçılar ve aileleri otobüslerle İdlib’e tahliye edildi, geride kalan siviller ise rejim denetimine geçti. Daraya örneği, rejimin şehirleri tamamen yıkmak yerine kuşatma ve tahliye yoluyla kontrol altına alma stratejisinin ilk başarılı uygulamalarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Madaya (2015–2017) ile Fua ve Kafraya (2015-2018) kuşatma takasları
Madaya kasabası, Suriye savaşında “aç bırakma yoluyla teslim alma” politikasının sembolü haline geldi. Şam’ın kuzeybatısında bulunan Madaya, rejim ve Hizbullah güçleri tarafından çevrildi ve uzun süre dış dünyayla bağlantısı kesildi. Kuşatma sırasında sivillerin yaşadığı açlık krizi, uluslararası medyada geniş yankı buldu.

Çocukların yetersiz beslenmeden öldüğü, sivillerin ot, yaprak ve kaynamış suyla hayatta kalmaya çalıştığına dair görüntüler kamuoyuna yansıdı. Bu durum, kuşatmanın sadece askerî hedeflere değil, doğrudan sivil nüfusa yöneldiğini ortaya koydu. Uluslararası baskılar sonucunda sınırlı insani yardım konvoylarına izin verilse de bu yardımlar krizin boyutunu hafifletmeye yetmedi.

2017 yılında Madaya, Zabadani ve karşılığında, Muhaliflerin kuşatması altındaki Fua ile Kafraya’yı kapsayan geniş bir takas ve tahliye anlaşmasının parçası oldu. Bu anlaşmayla muhalif savaşçılar ve siviller Madaya’dan tahliye edilirken, rejim Madaya üzerindeki kontrolünü tamamen sağladı. Fua ve Kafraya'da HTŞ kuşatması altındaki Nusayriler, Türkiye'nin arabuluculuğu ile bölgeden göç etti. Buna karşılık hükümet, hapishanelerinden 1.500 tutuklu ve isyancı savaşçıyı serbest bıraktı; bunlardan en az 400'ü aynı gün İdlib'e nakledildi.
Madaya ile Fua ve Kafraya örneği, kuşatma ve tahliyelerin aynı zamanda siyasi ve mezhepsel pazarlık aracı olarak kullanıldığını gösterdi.
Doğu Guta Kuşatması (2013–2018)
Şam’ın hemen doğusunda yer alan Doğu Guta, uzun süre başkente yönelik en büyük muhalif tehdidi oluşturdu. Bu nedenle rejim, bölgeyi 2013’ten itibaren sıkı bir kuşatma altına aldı. Kuşatma boyunca gıda, yakıt ve tıbbi malzeme girişleri büyük ölçüde engellendi.

Kimyasal silah kullanıldığı iddiaları ve yoğun hava saldırıları, Doğu Guta’yı uluslararası diplomasinin odak noktalarından biri haline getirdi. Sivil nüfus, yıllarca yetersiz beslenme, ilaç eksikliği ve sürekli bombardıman altında yaşadı. 2018’de rejim güçleri Rusya’nın desteğiyle büyük bir askerî operasyon başlattı ve muhalif direnişi kırdı. Ardından yapılan anlaşmalarla binlerce muhalif savaşçı ve sivil, otobüslerle İdlib ve kuzey Suriye’ye tahliye edildi. Doğu Guta’nın boşaltılması, Şam çevresinde rejimin mutlak kontrol sağlamasını mümkün kıldı.
Homs – Waer Mahallesi Kuşatması (2012–2014 ve 2014–2017)
Homs kenti, “devrimin başkenti” olarak anıldıktan sonra ağır bir askerî baskıyla karşı karşıya kaldı. Suriye Ordusu'nun 2012'de gerçekleştirdiği saldırı sonrasında Homs şehrinin bir bölümü kuşatma altına alındı ve Mayıs 2014'e kadar kuşatma altında kaldı.
Mayıs 2014'te geri çekilme anlaşmasını reddeden isyancılar ve siviller, kuşatma altında kalmaya devam eden Homs'un El-Vaer mahallesinde toplandılar. Rejim güçleri bu mahalleyi kademeli olarak kuşattı; bombardıman, keskin nişancı ateşi ve insani yardımların sınırlandırılması yoluyla baskıyı artırdı.

Kuşatma süreci, aralıklı ateşkesler ve yerel uzlaşma girişimleriyle ilerledi. 2017 yılında yapılan nihai anlaşma ile muhalif savaşçılar ve ailelerinden oluşan yaklaşık 5000 kişi kuzey Suriye’ye tahliye edildi. Böylece mahalle tamamen rejim kontrolüne geçti. Homs kuşatması, rejimin orta batı Suriye’de muhalefeti tasfiye etme sürecinin tamamlandığının işaretiydi.
Zabadani Kuşatması (2015–2017)
Zabadani, Lübnan sınırına yakın stratejik konumu nedeniyle rejim ve Hizbullah açısından hayati öneme sahipti. Muhaliflerin kontrolünde olan kent, uzun süre yoğun bombardıman ve kara operasyonlarına maruz kaldı. Kuşatma, askeri baskının yanı sıra siviller üzerinde ciddi insani sonuçlar doğurdu.
Zabadani’deki kuşatma, Fua ve Kafraya’daki Nusayri nüfusun durumu ile doğrudan ilişkilendirilerek bir tür karşılıklı rehinelik sistemine dönüştürüldü. Taraflar, bu bölgelerdeki sivilleri ve savaşçıları pazarlık unsuru olarak kullandı. Nihayetinde Nisan 2017’de varılan anlaşma ile Zabadani’deki muhalifler ve siviller, Madaya'dakilerle beraber tahliye edilirken, Fua ve Kafraya’daki siviller de başka bölgelere taşındı.

2017 yılı sonuna gelindiğinde, Suriye'de muhalifler İdlib civarına yığılmıştı. Kalan iki bölgenin akıbeti sonraki yıllara bırakılırken, Suriye ordusu 2019 yılı itibariyle İdlib yönünde saldırıya girişti. İşte akıbeti sonraki yıllara kalan kuşatma altındaki iki bölge;
Yermuk Mülteci Kampı Kuşatması (2013–2018)
Yermuk Mülteci Kampı, Suriye iç savaşında kuşatma politikasının siviller üzerindeki yıkıcı etkisini en açık biçimde ortaya koyan örneklerden biridir. Şam’ın güneyinde yer alan kamp, başlangıçta çatışmalardan görece uzak kalmışken zamanla farklı silahlı grupların varlığı nedeniyle rejimin hedefi haline geldi. Rejim güçleri 2013’ten itibaren Yermuk’u kuşatma altına alarak gıda, ilaç ve temel ihtiyaç maddelerinin girişini büyük ölçüde engelledi.

Birleşmiş Milletler raporlarında, kampta açlıktan ölümlerin yaşandığı ve insanların hayatta kalabilmek için hayvan yemi tükettiği belirtildi. Kuşatma yalnızca askerî bir yöntem değil, sivilleri silahlı gruplara karşı baskı altına almayı amaçlayan kolektif bir cezalandırma aracına dönüştü. Kamp, ilerleyen yıllarda IŞİD’in de girmesiyle daha karmaşık bir çatışma alanına dönüştü. 2018’de rejim güçleri geniş çaplı bir operasyon düzenledi ve çatışmaların ardından hayatta kalan siviller ile silahlı unsurlar tahliye edildi.
Dera el-Balad Kuşatması (2021)
Dera el-Balad kuşatması, Suriye savaşının resmî olarak “azaldığı” bir dönemde bile kuşatma yönteminin terk edilmediğini gösterdi. Dera, 2011 ayaklanmalarının başladığı yer olması nedeniyle sembolik öneme sahipti. 2018’de yapılan uzlaşma anlaşmalarına rağmen bölgede İdlib'e gitmeyi reddedip silah bırakan eski muhalif grupların varlığı sürüyordu.

2021’de rejim güçleri Dera el-Balad’ı kuşatarak ağır silahlar kullandı ve mahalleye giriş çıkışları kapattı. Kuşatma, sivilleri yeniden insani bir krizin içine sürükledi. Sonunda yapılan yeni bir uzlaşma anlaşmasıyla bazı silahlı unsurlar kuzey Suriye’ye tahliye edildi, kalanlar ise silah teslimine zorlandı. Bu olay, kuşatma ve tahliyenin savaş sonrası dönemde bile rejimin kontrol mekanizmasının temel unsurlarından biri olarak kaldığını gösterdi.
2018 - 2020 yılları arasına kısa bir dönüş
Yeniden 2018 yılı sonuna dönelim. Bu yılda Suriye ordusu, İran milisleri ve Hizbullah'ın desteğini alarak İdlib bölgesine saldırmaya başladı. İran karşısında ağırlığını kaybetmek istemeyen Rusya, HTŞ'yi bahane ederek yoğun hava desteğine başladı. 2018 yılı sonuna doğru İdlib operasyonları ve kuşatma çabaları, bölgedeki muhalif kontrol alanlarının daralmasına yol açtı.
Rejimin Güney ve Doğu İdlib’de bombardımana başlamasıyla sivillerin büyük bir kısmı kuzeye, Türkiye sınırına doğru göç etti ve bu da insani bir krizi derinleştirdi. Bu sıkıştırma stratejisi uzun yıllardır süren savaşın son aşamalarında rejim için kritik bir jeopolitik kazanım aracı oldu.

Nisan–Ağustos 2019 arasında rejim ve Rus hava kuvvetleri, İdlib’in güneyinden başlayarak geniş bir kara operasyonu başlattı. Bu operasyonun temel hedefi, M5 kara yolunu güvence altına almak, HTŞ (Hayat Tahrir al-Şam) ve diğer muhalif grupları gerileterek stratejik yerleşimleri ele geçirmekti.
Bu dönemde Kefrenbude, Han Şeyhun, Serakib ve Maraat al-Numan gibi kritik noktalar rejim tarafından ele geçirildi. Sert bombardıman ve topçu atışları, muhalif hatları çökerterek İdlib’i içten kuşatma altına almak için kullanıldı. Bu ilerleyiş, hem muhaliflerin savunma hattını geriletmiş hem de İdlib’de yaşayan siviller üzerinde ciddi bir baskı yaratmıştır.

Rejim güçleri için M5 karayolu Suriye için hayati bir rotaydı; ülkenin kuzeyini güneyle birleştiren bu yolun yeniden kontrol altına alınması, hem lojistik avantaj hem de politik bir simgeydi. 2019 saldırısı sırasında hem karadan hem de havadan yürütülen operasyonlarla rejim, bu hatta ilerleyerek İdlib’i daha da daralttı. Rejim bu ilerleyişi gerçekleştirirken Rus hava desteğini yoğun olarak kullandı ve muhaliflerin savunma hatlarını zayıflattı. Türkiye sınırına doğru göç hareketi daha da hızlandı.
2020 saldırıları ve Türkiye'nin Bahar Kalkanı Harekatı
2019’dan sonra çatışmalar 2020’de de sürdü. Özellikle 27 Şubat 2020’de Balyun’a düzenlenen hava saldırısı Türkiye askerlerine yönelik bir saldırıydı ve Türkiye’nin açıktan dahil olduğu yeni bir döneme girildi. Bu saldırı üzerine Türkiye, Bahar Kalkanı Operasyonuna başladı ve çok kısa süre içinde Esad rejiminin içinden geçti.

Türk ordusu 1 haftada 4 bin rejim askeri öldürdü. Akabinde Rusya ile Türkiye bir ateşkes için yeniden masaya oturdu. 5 Mart 2020’de iki ülke arasında sağlanan ateşkes, çatışmaları geçici olarak durdurdu ve sahada daha durağan bir hattın oluşmasına ve rejimin artık çözülmesine neden olan sürece yol açtı. İdlib bölgesi de HTŞ ve muhaliflerin kontrol ettiği alanlar arasında bölünmüş halde kaldı.
Bahar Kalkanı Harekatı sonrasında ağır bir darbe alan Esad rejimi, bu ateşkesi taktik bir mola olarak değerlendirdi. Suriye ordusu, İdlib’in güney ve doğu kırsalında topçu atışları ve sınırlı hava saldırılarıyla muhalif hatları yıpratmaya devam etti. Söz konusu baskı, askeri kazanım sağlamaktan çok muhalifleri ve sivilleri psikolojik olarak Türkiye'ye göçe zorlamayı hedefliyordu. 2021’de İdlib, fiilen kuşatılmış ama doğrudan ele geçirilmemiş bir alan haline geldi.
2022 yılından rejimin çöküşüne kadar yaşanan baskı dönemi
2022 yılıyla birlikte ateşkes daha kırılgan hale geldi. Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle uluslararası baskı altında kalması, Türkiye'nin elini güçlendirdi ancak Rusların Suriye sahasında rejime verdiği askerî destek devam etti. İdlib’in güneyinde ve batısında rejim topçu atışları, hava saldırıları ve İHA faaliyetleri belirgin biçimde arttı.
Özellikle kırsal yerleşimler ve yerinden edilmiş sivillerin yaşadığı kamplar hedef alındı. Bu dönemde rejimin temel stratejisi, geniş çaplı bir saldırıdan ziyade İdlib’i yaşanamaz hale getirerek nüfusu ve silahlı grupları zayıflatmaktı. 2022, İdlib’in askeri olarak değil ama insani ve ekonomik olarak daha da sıkıştırıldığı bir yıl oldu. Esad'ın anlaşarak halkı memleketlerine göndermek gibi niyeti yoktu.

2023’te rejim ve Rusya, İdlib üzerindeki baskıyı kontrollü biçimde artırdı. Özellikle yılın ilk yarısında İdlib’in güney hattında yoğun hava saldırıları düzenlendi ve muhalif savunma hatları test edilmeye başlandı. Bu saldırılar, büyük bir kara harekâtının altyapısını yoklamaya yönelikti. Aynı zamanda sivillerin Türkiye sınırına doğru yeniden göç etmesi teşvik ediliyordu. Ancak Esad rejimi, kara saldırısına geçmekten çok uzak nitelikteydi. T-90 tankları ve hava savunma sistemleri tedarik etmeye çalışarak gücünü artırmaya çalışıyordu.

2024 yılında rejim çökene kadar cephe hattı büyük ölçüde sabit kaldı ancak rejimin baskı politikası devam etti. Hava saldırıları ve topçu atışları dönemsel olarak yoğunlaştırıldı, ardından yeniden düşük yoğunluklu çatışma düzeyine geçildi. Rejim tarafından uygulanan bu baskı stratejisi, hem muhalifleri yıpratmayı hem de Türkiye ve uluslararası aktörlere sürekli bir kriz riski hatırlatmayı amaçladı.

Rejim açısından İdlib artık acil bir askerî hedef olmaktan çok, siyasi pazarlık konusu haline gelmişti. Ancak İsrail'in Suriye'de İran milislerine yönelik saldırıları, Esad rejiminin gücünü de zayıflatmaya başladı. 2024 yılı sonbaharına kadar saldırı hazırlıklarına devam eden muhalifler, 27 Kasım 2024'te ilk defa karşı saldırıya giriştiler ve kısa sürede Halep'in batı ekseninden şehre girdiler.
Muhaliflerin ilerleyişi, sadece İdlib sınırlarıyla sınırlı kalmadı; 29–30 Kasım’da muhalifler Halep şehir merkezine doğru ilerleyerek büyük bir alan kazanımı sağladı ve İdlib’in stratejik noktaları olan Maarrat al-Numan, Han Şeyhun ve Cercenaz gibi yerleşimleri rejimden aldı. Bu gelişme, hem rejim cephe hattında ciddi bir kırılma yarattı ve Esad 8 Aralık 2024 tarihinde kaçtı.
Sonuç ve çıkarımlar
Suriye savaşında hiçbir zaman, tarafın hiçbir tarafı bilerek ve isteyerek doldur - boşalt diye tabir edilen bir siyaseti gütmemiştir. Suriye savaşında “anlaşmalı tahliye” dediğimiz şeyin çok belirgin bir paterni vardır. Halep 2016, Doğu Guta 2018, Homs ve Dera örneklerinde olduğu gibi; uzun süreli kuşatma, ardından arabulucular (Rusya, Türkiye, BM), yazılı anlaşmalar, yeşil veya beyaz otobüsler eşliğinde belirli hedeflere yönlendirilen tahliyeler görüldü.
Muhalifler 2021 yılında kesin olarak İdlib'e sıkıştırıldığında da adım adım sıkıştırmaya çalıştı; topçu, hava saldırıları ve sivil alanları hedef alan baskı sürdü. Bu bağlamda YPG tahliyesi, askeri yenilgiden çok siyasi ve stratejik öncelik değişiminin ürünüdür.

YPG için Halep, Esad rejimi düştükten sonra varoluşsal bir merkez değildi. Dolayısıyla Halep’te kalmak; Türkiye, yeni Şam yönetimi ve Arap muhalefetiyle aynı anda gerilim üretme riski taşıyordu. Bu nedenle YPG, Halep’te direnerek sembolik bir kazanım elde etmektense, güçlerini daha kritik gördüğü bölgelere çekmeyi tercih etti. CENTCOM ve Netanyahu varlığına dayanan tezler çöktü.
Tahliye ile birlikte YPG’nin Suriye'deki statüsü de netleşmedi ve Halep’ten çekilme karşılığında açık bir kazanım ilan edilmedi. Bu da sürecin büyük bir pazarlığın değil, zorunlu bir stratejik geri adımın ürünü olduğunu düşündürüyor.
Yükleniyor...










