Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi kuşatma girişimleri ve Türkiye'nin karşı hamleleri
Doğu Akdeniz’de son dönemde şekillenen askerî ve diplomatik gelişmeler, Türkiye’yi çevrelemeyi hedefleyen yeni bir güvenlik mimarisinin inşa edilmeye çalışıldığını ortaya koyuyor.

- ABD–İsrail–Yunanistan-GKRY ekseninin “ön alıcı üstünlük” varsayımı
- Türkiye, Askerî dengeyi sahada yeniden kurmaya çalışıyor
- Kıbrıs konusunda daha sert ve radikal çıkışlar yapılması gerekiyor
- Diplomatik dengelemenin askerî etkisi: Mısır, Lübnan ve Suriye ekseni
- Çok katmanlı sonuç: Diplomasinin genişlemesiyle, karşı cephedeki askerî baskının aşındırılması
Doğu Akdeniz, son yıllarda yalnızca enerji kaynaklarıyla değil, hızla yoğunlaşan askerî hareketlilik vesilesiyle küresel güç mücadelesinin odak noktalarından biri hâline geliyor. ABD’nin Güney Kıbrıs’taki askerî varlığını artırması, aynı şekilde İsrail’in Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile derinleşen savunma iş birlikleri, yeni bir dönemin temel göstergeleri arasında yer alıyor.
Yaşanan gelişmeler bir araya getirildiğinde ise şu gerçek ortaya çıkıyor: Doğu Akdeniz’de yeni bir güvenlik mimarisi kuruluyor ve Türkiye adeta kuşatılıyor.
ABD–İsrail–Yunanistan-GKRY ekseninin “ön alıcı üstünlük” varsayımı
Doğu Akdeniz'de ABD'nin desteği ile kurulacak İsrail - Yunanistan ve GKRY işbirliği, ön alıcı bir üstünlük gayreti olarak ifade edilebilir. Bu ifadeye göre her ne kadar ülkelerin arasında işbirliği ön plana çıkarılsa da ortak müdahale gücü kurmasının gündeme gelmesi işin rengini değiştiriyor. Şimdi ülkelerin yakın zaman içinde genel olarak neler yaptığına bakalım.
ABD
ABD, Güney Kıbrıs’ta askerî erişimini genişleterek bölgedeki operasyonel esnekliğini artırıyor. Kıbrıs’ın coğrafi konumu, İsrail’den Suriye’ye, Türkiye’nin güney sahillerinden Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki varlığına kadar geniş bir alanı kapsayan stratejik bir merkez sunuyor.
İlerleyen yıllarda ABD ordusu, hangi bölgesel senaryo olursa olsun, tıpkı Dedeağaç başta olmak üzere 4 merkezde (Yannuli kışlası / Aleksandroupouli (Dedeağaç), Georgula kışlası / Volos (Golos), Litohoru (Semavatevi) atış alanı, Souda (Suda) deniz üssü / Girit adası) yerleştiği gibi GKRY sınırları içinde kalan Limassol ile Larnaka arasında yer alan Mari (Tatlısu) üssüne de yerleşerek konumunu pekiştirecek.

Tatlısu'nun iki yanında, Ağrotur ve Dikelya'da İngiliz üsleri olduğunu da unutmamak gerekir. ABD üssünün iki İngiliz üssü arasında olacak olması da iki ülke ilişkileri arasından oldukça semboliktir. Bununla birlikte ABD ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında, geçtiğimiz hafta Paphos (Baf) Hava Üssü'nün genişletilmesine yönelik çalışmaları da es geçmemek gerekir.

ABD’nin Güney Kıbrıs’taki üslenme faaliyetleri, metinde İncirlik’e alternatif arayışı ve Doğu Akdeniz merkezli yeni bir hava karargâhı kurma çabası olarak yorumlanmasına katılmıyorum.
Gündemde pek yer almasa da ABD'nin Yunanistan Larissa (Yenişehri Fener), Kavala ve Selanik'te MQ-9 tipi İHA'larını konuşlandırdığı üç adet üs, Stefanovikeio (Hacımusa) helikopter üssü bulunuyor.
İsrail
İsrail, kurulan mimarinin en etkin yönlendiricilerinden biri olarak öne çıkıyor. İsrail’in Güney Kıbrıs’a konuşlandırdığı hava savunma sistemleri, ada çevresinde çok katmanlı bir savunma ağı oluşturuyor. Ancak bu ağ yalnızca Kıbrıs’ı değil, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki hava sahasını ve enerji altyapılarını da kapsayan daha geniş bir güvenlik alanı yaratıyor.
Kıbrıs adası, İsrail için ileri savunma hattı işlevi görüyor. Ayrıca Yunanistan'a 2025-2036 döneminde 3 milyar avrodan fazla bir bütçeye sahip olması planlanan tedarik programı çerçevesinde Davut Sapanı, Barak MX ve Spyder hava savunma sistemlerini satacak. Doğu Ege adaları ile Meriç bölgesinde konuşlandırılmak üzere Spike NLOS tanksavar sistemlerini verecek.

Bu noktada söylemek gerekir ki; İsrail ve Yunanistan'ın Akdeniz üzerindeki askeri işbirliği bir günde gerçekleşmedi. Söz konusu işbirliği 2 ocak 2020 tarihinde EastMed boru hattı anlaşmasının anlaşmasıyla başladı.
Yine o yıl içinde, İran’a yönelik operasyonları planlamak amacıyla İran Komutanlığını kurmasının ardından, acil olarak uzun menzilli ve çok gizli operasyon kabiliyetlerinin geliştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Doğal olarak Yunanistan Türkiye - İsrail ilişkilerinin düşük seviyesini fırsat bilerek, hem coğrafi hem de operasyonel anlamda stratejik derinlik sağladı. İsrail savaş uçakları Cebelitarık boğazına kadar uçuş gerçekleştirirken Yunan hava sahasında yakıt ikmali yapması ve Kıbrıs Rum kesiminde hayali hedeflere saldırı senaryoları icra etmesi bu iş birliğine dair ilk örnekler olarak gösterilebilir.

İsrail'in Gazze işgaline başladığı 2023 yılındaki BM kararında İsrail'e karşı oy kullanmaktan çekinen Yunanistan, uluslararası konumundan çok kendi çıkarlarına dayalı bir siyaseti tercih ederek İsrail'in istediği desteği vermiş oldu.
GKRY
Her ne kadar Yunanistan'ın direktifleri doğrultusunda hareket ediyor gibi görünse de GKRY, Yunanistan'ın Doğu Akdeniz ve İsrail ilişkilerini belirleyici bir rol üstlenmeye çalışıyor. Örneğin İsrail'in İran'a yönelik operasyonları sırasında GKRY üzerinden diplomatik kanallarını açık tutarak İran ile temasa geçmesini sağladı. Ada sakinleri için bu girişim tehlikeli olarak ele alınsa da Rum karar vericiler müzakereci ve arabulucu rolü üstlenmeye çalıştı.
GKRY'nin İsrail ile ilişkiler konusunda en iddialı hedeflerinden biri, Hindistan–Orta Doğu–Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi büyük ölçekli altyapı projelerinin hayata geçirilmesidir. Diğeri de İsrail gazını Kıbrıs, Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan East-Med projesidir.

Türkiye içindeki muhalif kesimler bunu büyük tehdit olarak öne sürse de bu projeler aslında Avrupa'yı Türkiye ve Azerbaycan'ın enerji gücünden uzaklaştırıp İsrail, Yunanistan ve GKRY hegemonyasına alma çalışmasından ibaret.
Oysa Rusya - Ukrayna savaşından dolayı Avrupa ülkeleri, hidrokarbon talebini kademeli olarak azaltmaya gidecek. Bu yüzden Rumların girişimleri gelecek vadetmiyor. Şayet Avrupa ülkeleri İsrail'den böyle bir tedarike ihtiyaç duyacaksa, bunun en ekonomik yolu Adana Ceyhan boru hattı üzerinden TANAP'a bağlanmaktan geçiyor. EastMed haritasıyla karşılaştırdığınızda mesafenin ne kadar kısa olduğunu görebilirsiniz

Burada yine Rumlar için İsrail - Türkiye ilişkilerinin gergin olmasının avantajından çok ABD'nin tartışılmaz konumu önem kazanıyor. Ancak GKRY muhalefeti bu gelişmelere şiddetle karşı çıkıyor ve Batı'nın Gazze'ye olan yaklaşımından dolayı tepki alınmaması gerektiğini düşünüyor.
Kritik altyapıların ortak korunması, terörle mücadele söylemleri, yüzeyde meşru güvenlik başlıkları ön plana çıkarılsa da GKRY İsrail yardımıyla deniz siber güvenliği merkezinin kurulması için büyük çaba harcıyor. Çünkü İsrail; liman, enerji platformları ve deniz altı sistemlerine yönelik siber savunma çözümlerinde küresel ölçekte güçlü bir kapasiteye sahiptir. Böylece deniz lojistiği, gemi trafik sistemleri ve deniz altı kabloları için daha sıkı denetim, olay bildirim gibi güçler elde etmek istiyor.
Yunanistan
Açık bir şekilde Lozan Antlaşmasını çiğneyerek Ege adalarına mühimmat yığan Yunanistan, Türkiye'nin ürettiği yerli ve milli savunma sistemlerini gerekçe göstererek İsrail'den 650 milyon dolara Lora ve Puls füze sistemlerini apartopar tedarik etmek için 2025 yılının son günlerinde meclisten karar çıkardı. Türkiye'nin Çelik Kubbe'yi ilan ettiği günlerde yine bir telaş ile Aşil Kalkanı adlı kendi hava savunma planını açıklamıştı. İsrail başlığında yazdığım sistemleri tedarik etmenin yanı sıra eylem planlarında da ciddi bir artışa imza atmış oldu.

Yunanistan'ın hedeflediği İsrail'e birlikte çalışabilirlik ve ortak tatbikatlar, özellikle Yunanistan ve Türkiye arasında devam eden gerilimlerin olduğu ihtilaflı deniz bölgelerinde, kolektif caydırıcılığı artırma niyeti taşıyor. Türkiye'nin Mavi Vatan yaklaşımına karşı BM Deniz Hukuku Sözleşmesini öne sürerek 12 mili dayatmaya ve deniz yetki alanlarını gasp etmeye çalışacak. Olası bir çatışma anında da İsrail'in hava gücü desteğini arkasına alarak Türk donanmasını ve sondaj gemilerini durdurmaya kalkacak.
Ayrıca Yunanistan'ın Fransa ve Almanya gibi geleneksel tedarikçilere karşı alternatif aradığı da çok açık. Çünkü İsrail, bu noktada kurtarıcı gibi gelerek askeri çözümlerde Avrupa muadillerine göre uygun fiyatlar sunuyor. Yunan firmalarıyla ortak üretim imkanı veriyor. Böylece Yunanistan İsrail'in yoğun operasyon dönemlerinde ona en önemli tedarikçi olmak istiyor ve daha da önemlisi Türkiye karşısında İsrail'in desteği ile kendi savunma sanayisini kurmayı hedefliyor.

Türkiye'nin yerli savaş uçağını uçuracak olmasından, aynı anda 39 gemi ve denizaltı yapmasından, 2030 yılına kadar yerli tankını envantere katacak olmasından ve insansız savaş uçaklarını geliştirmiş olmasından dolayı çok rahatsız. Ne yazık ki İsrail ile birlikte F-35 savaş uçakları konusunda ABD'yi Türkiye'ye karşı yönlendirmeye çalışmaktan başka yapabilecekleri bir şey yok.
Tüm bunların yanı sıra Avrupa güvenlik mimarisi dışında tuttuğu Sovyet menşeili hava savunma sistemlerini elden çıkarma gayreti de var. Çünkü Yunanistan, Rusya ile askeri teknik alanında 1995 ve 2013'te yaptığı anlaşmalar yüzünden elinde tutmaya devam ediyor. Rusya - Ukrayna savaşı başladıktan sonra Yunanistan'ın Ukrayna'ya S-300 hava savunma sistemlerini sağlama girişimi ortaya çıkmış ve Rusya buna sert tepki göstermişti. Daha sonra AB ülkelerinden bu yönde baskı gelince, Yunanistan hem S-300'lerin hem de Patriotların onlara lazım olduğunu söyleyerek konuyu örtbas etti. Ancak görünen o ki İsrail tedarikleri ile hem Rusya hem de AB baskısından bir şekilde kurtulmak isteniyor.

Sonuç olarak Doğu Akdeniz’de yaşananlar yalnızca bir Yunan ve Rum meselesi olarak okunmamalıdır. Çünkü süreç, İsrail’in güvenlik ihtiyaçları ile ABD’nin bölgesel kontrol stratejisinin kesişim noktasında şekilleniyor. İsrail hava savunma ve radar sistemlerinin GKRY ve Ege adalarına konuşlandırılacak olması, doğrudan savaş anlamında olmasa bile Türkiye’nin hava sahası ve askeri faaliyetlerini izlemeye dönük bir girişimdir.
Bir de uzak Asya'dan buraya uzanmaya çalışan bir Hindistan faktörü var.
Türkiye, Askerî dengeyi sahada yeniden kurmaya çalışıyor
Sahadaki gelişmeler, Türkiye açısından tek taraflı ve eksik bir okuma içerdiğini ortaya koyuyor. Bana göre Türkiye, Doğu Akdeniz’de karşı karşıya olduğu baskıyı reaktif reflekslerle karşılayan bir aktör gibi davranmıyor. Aksine askerî, teknolojik, diplomatik ve hukuki araçları eş zamanlı kullanan, uzun vadeli ve çok katmanlı bir strateji izliyor. Bu stratejinin ilk katmanında da Türk Deniz Kuvvetleri bulunuyor. Kuvvete bağlı bölgede konuşlu görev grupları, bu yaklaşımın en görünür unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Akabinde Türkiye'nin aynı anda donanması için 39 gemi üretmesi ve milli projeleri hayata geçirmesi geliyor.

MUGEM, MİLGEM ve MİLDEN projelerine mensup gemi ve denizaltıların varlığı Türkiye’nin deniz gücünü nicelikten çok nitelik üzerinden tahkim ettiğini gösteriyor. Her geçen gün yerlileşen platformlar, gelişmiş radar sistemleri, sensör füzyonu, ağ merkezli harp uyumu ve modern komuta-kontrol altyapıları sayesinde Doğu Akdeniz’de kurulan yeni savunma düzenlerine karşı etkin bir karşılık üretecektir.

Ülkemizde her ne kadar İHA ve İDA temelli sistemler ön plana çıksa da ben asıl caydırıcı gücün denizaltında olduğuna inanıyorum. Yenilenen denizaltı filoları, Türkiye'nin Akdeniz'deki proaktif stratejisinin daha az görünür ama daha derin etkiler üreten boyutunu oluşturacaktır. Çünkü modern denizaltılar, Doğu Akdeniz gibi dar, Ege gibi çok adalı bir ortamda ciddi anlamda belirsizlik yaratarak karşı tarafın planlama süreçlerini zorlaştırabilir.

İsrail'in coğrafi olarak küçük, yüz ölçümü olarak dar bir ülke oluşu, onun stratejik derinliğini azaltır ve dolayısıyla kısıtlı deniz gücüne sahip oluşu da onun yumuşak karnıdır. Türkiye ise bu kapasiteyi, caydırıcılığı derinleştiren bir unsur olarak kullanmalıdır. Özellikle İsrail'in deniz sahasından elde edeceği gaza bağlılığı onu daha da kısıtlayacaktır. Her ne kadar sismik faaliyetler ve sondaj çalışmaları askıya alınmış olsa da izinsiz kablo ve altyapı projelerine izin verilmemesi, Türkiye'nin kıta sahanlığı iddiasından geri adım atmadığını gösteren bir başka gelişmedir.

İHA ve İDA demişken, İnsansız deniz araçlarının sisteme entegre edilmesi, Türkiye’nin askerî dönüşümünde teknoloji temelli yaklaşımın giderek ağırlık kazandığını gösteriyor. Keşif, gözetleme, mayın harbi ve alan kontrolü gibi görevlerde kullanılan bu sistemler, klasik platformların yükünü azaltırken sahadaki esnekliği artırıyor. Ukrayna'nın Karadeniz'de Rus donanmasını limanlara hapsetmesi, doğru doktrin uygulandığı takdirde orta ve küçük ölçekli donanmaları da aynı şekilde limanlara hapsedebilir.

Geçitkale’nin insansız hava araçları için üs hâline getirilmesi, bu stratejik yaklaşımın somut göstergelerinden biri olarak dikkat çekiyor. Hem Kıbrıs, hem de Anadolu topraklarında yapılan yeni üsler sayesinde Türkiye, Doğu Akdeniz’in geniş bir bölümünde sürekli gözetleme ve erken uyarı kapasitesi elde ediyor.

İsrail ise buna karşılık Türkiye'nin deniz gücü avantajını geri plana atıp odağı hava gücü ve hava savunması mimarisinde tutmaya çalışıyor. Ancak Türkiye, AKINCI, AKSUNGUR ve BAYRAKTAR gibi platformlar ile Doğu Akdeniz üzerinde sürekli istihbarat, gözetleme ve keşif kapasitesi sağlıyor. Bu sistemler, görece düşük maliyetle yüksek caydırıcılık üretirken, Türkiye’nin çevresel farkındalığını kesintisiz biçimde yüksek tutmasına imkân veriyor. Bunun yanı sıra ANKA ve KIZILELMA'nın savaş uçağı nitelikleri kazanması ise hava sahasını pasif biçimde koruyan değil, sahayı sürekli izleyen ve yönlendiren bir aktör hâline getirmesine yardımcı oluyor. 2030'lu yılların başında da KAAN'ın envantere girecek olması dengeleri Türkiye lehine değiştirecektir.

2025 yılının son aylarında envantere katılması için imzaların atıldığı katmanlı hava savunma sistemleri, İsrail - Yunanistan ve GKRY'nin girişimlerine karşılık Türkiye'nin hava savunma omurgasını oluşturuyor. Özellikle HİSAR ve SİPER projeleri, Türkiye’nin hava savunmasında dışa bağımlılığı azaltma hedefiyle doğrudan uyum gösteriyor. Bu sistemlerin entegrasyonu, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye yönelik hava baskısının etkinliğini büyük ölçüde sınırlandıracak ve F-35 meselesinden dolayı inanmak istedikleri büyüklük algısını kısa sürede dağıtacak.
Kıbrıs konusunda daha sert ve radikal çıkışlar yapılması gerekiyor
Kıbrıs adası, Türkiye’nin Doğu Akdeniz stratejisinde yalnızca bir savunma hattı değil, ileri düzey bir stratejik derinlik alanı olarak öne çıkıyor. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki askerî varlığını geçici bir güvenlik refleksi olarak değil, bölgesel dengeyi şekillendiren yapısal bir unsur olarak konumlandırıyor. Hatta bazı çevreler Kıbrıs'ı Türkiye'nin batmayan uçak gemisi olarak da tanımlıyor.

Türkiye'nin Mavi Vatan konsepti Akdeniz'deki güç kaynağı olsa da haklı davada zor durumda kalacak süreçler de yaşandı. Kıbrıs adasındaki Annan planı süreci, Türkiye'nin mevcudiyetini sorgulayan ilk girişimlerden biri oldu. Ancak Rumların bitmek bilmeyen istek ve talepleri yüzünden bir çözüme kavuşmadı. Gün itibariyle Türkiye karşıtı kurulan üçlü girişim, artık Türkiye'nin tezlerini rahatça söyleme imkanı da veriyor. Türkiye'nin proaktif olmak adına yapacağı hamleler şunlar olabilir:
- Türkiye'nin sondaj çalışmalarına başlaması, tıpkı 2018-2020 yılları arasındaki Navtex faaliyetlerine dönmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletlerin 51. Maddesi gereğince 100 mil yarıçaplı füze münhasır bölgesi ilan etmelidir
- Yunanistan adalara asker çıkarıp, bununla yetinmeyip İsrail menşeili füze ve radar sistemleri konuşlandırırsa Egemenliği Antlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar (EGAYDAAK) Türkiye tarafından sırasıyla alınmalıdır.
- S-400 hava savunma sistemleri tamamen kapalı bir ağda çalıştırılarak Hatay ve İzmir kıyılarına yakın bir şekilde konuşlandırılabilir. Tedarik edilecek 1 adet S-400 sistem sayısı 5'e çıkarılmalıdır. Sistemlerin çalışması için gerekli yerli ve milli balistik füze uyarı sistemi, dost - düşman tanıma sistemi, altyapı ve yerli taktik veri ağı ihtiyaçları en kısa sürede tamamlanmalıdır. Sistemde kullanılan 91N6E “Big Bird” radarı, 92N6E “Grave Stone” angajman radarı sayısı artırılmalıdır. Karşı tarafın çok güvendiği F-35 ve diğer gizlilik özelliği bulunan uçaklara karşı kullanılan Nebo-M 3D radarı sayısı da artırılabilir. Sistemdeki VHF-band Nebo SVU, L-band Protivnik G ve S/X-band Gamma S1 radarlarının kapasitesi gözden geçirilmelidir. Bu sistemlerin Kıbrıs'a konuşlandırılmasına gerek olmadığını düşünüyorum.
- Kolordu seviyesindeki Amfibi kuvveti, kademeli olarak ordu seviyesine çıkarılmalıdır.
Deniz unsurları ve lojistik altyapının güçlendirilmesi, Kıbrıs’taki stratejik derinliği daha da pekiştirecektir. Türkiye bu altyapı sayesinde Doğu Akdeniz’de daha uzun süreli, daha esnek ve daha sürdürülebilir operasyonlar yürütebilir. Aynı zamanda Kıbrıs’taki Kolordu seviyesinde olan askerî varlık, enerji faaliyetlerini güvence altına alan stratejik bir kaldıraç işlevi görüyor.
Diplomatik dengelemenin askerî etkisi: Mısır, Lübnan ve Suriye ekseni
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de izlediği diplomatik hat, askerî stratejiden kopuk bir “yumuşak güç” faaliyeti değil; doğrudan sahadaki güç dengesini etkileyen tamamlayıcı bir unsur olarak işlemelidir.
Görünüşe göre Ankara da bölgedeki askerî baskıyı yalnızca donanma konuşlandırmaları ve hava gücü üzerinden dengelemiyor. Aynı zamanda karşı bloklaşmaların iç tutarlılığını aşındıran, alternatif iş birliklerini mümkün kılan ve kuşatma mantığını boşa düşüren diplomatik manevralar geliştiriyor.
Bu bağlamda Mısır, Lübnan ve Suriye ekseni, Türkiye’nin Doğu Akdeniz stratejisinde giderek daha kritik bir yer tutuyor.
Mısır
Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamayı hedefleyen jeopolitik tasarımın en önemli ayaklarından biri, uzun süre Mısır üzerinden inşa edildi. Kahire’nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la kurduğu deniz yetki alanı söylemi, Türkiye’nin bölgedeki hareket alanını daraltmayı amaçlayan bir çerçeve sundu. Ancak bu çerçevenin yapısal bir sorunu bulunuyor: Mısır’ın kendi ulusal çıkarlarıyla tam uyum göstermemesi.

Türkiye’nin son yıllarda Mısır’la ilişkileri normalleştirmeye dönük adımları, bu kırılganlığı görünür hâle getiriyor. Ankara–Kahire hattında kurulan diplomatik temaslar, Doğu Akdeniz’deki bloklaşmanın değişmez ve mutlak olmadığı mesajını veriyor. Mısır’ın Türkiye karşıtı bir cephede tam angajman göstermemesi, Yunanistan merkezli askerî kuşağın güney ayağını zayıflatıyor.

Mısır’ın enerji politikaları da bu bağlamda önem taşıyor. Kahire, Doğu Akdeniz’deki enerji denkleminde yalnızca jeopolitik tercihlerle değil, ekonomik rasyonaliteyle hareket ediyor. Türkiye ile olası enerji iş birlikleri ve lojistik avantajlar, Mısır’ın tek taraflı bir bloklaşmaya angaje olmasını zorlaştırıyor. Haliyle Türkiye’nin askerî açıdan karşı karşıya olduğu baskının stratejik derinliğini azaltıyor.
Yaklaşık 13 yıl sonra yapılan Mısır ve Türkiye'nin askeri tatbikatı ve ortak girişilecek projelerin ilanı, karşı tarafın gruplaşmasına karşı bir çıkış olarak değerlendirilebilir.
Lübnan
Lübnan, Doğu Akdeniz’deki askerî ve diplomatik dengelerin en hassas noktalarından birini oluşturuyor. İsrail–Lübnan deniz sınırı meselesi, enerji sahaları ve güvenlik riskleri, bu ülkeyi dış müdahalelere açık hâle getiriyor. ABD ve İsrail merkezli güvenlik mimarisi, Lübnan’ı genellikle pasif bir unsur veya istikrarsızlık kaynağı olarak ele alıyor.

Askerî açıdan bakıldığında, Lübnan’ın Türkiye ile kurduğu temaslar, bölgedeki deniz ve hava sahası hesaplamalarını dolaylı biçimde etkiliyor. Çünkü Lübnan'ın tıpkı Türkiye ile Yunanistan arasında olduğu gibi bir karasuyu problemi bulunuyor. İki tarafın hak iddia ettiği sınır dolaylarında yer altı kaynakları olduğu biliniyor. Eğer ihtilaflı bölge sadece boş bir okyanus olsaydı, İsrail-Lübnan deniz sınırı anlaşmazlığı bir sorun teşkil etmezdi. Sismik çalışmalara dayalı tahminler, Lübnan'ın münhasır ekonomik bölgesinde 25 trilyon kübik feet (tcf) kadar doğal gaz bulunabileceğini gösteriyor
Her ne kadar Lübnan doğrudan askerî bir aktör olarak öne çıkmasa da Türkiye’nin diplomatik varlığı, İsrail merkezli güvenlik planlamalarının daha ihtiyatlı yapılmasına yol açıyor. Ancak Hizbullah’ın etkinliği ve faaliyetleri dikkatle ele alınmalıdır.
Suriye
Suriye, Doğu Akdeniz’deki askerî denge açısından göz ardı edilemeyecek bir başka kritik alanı oluşturuyor. Türkiye’nin Suriye sahasındaki askerî varlığı, çoğu zaman kara merkezli bir güvenlik meselesi olarak ele alınıyor. Oysa bu varlık, Doğu Akdeniz dengesiyle doğrudan bağlantılı bir stratejik süreklilik taşıyor.

Suriye kıyıları, Rusya’nın Tartus ve Hmeymim üsleri üzerinden Doğu Akdeniz’deki askerî varlığını sürdürdüğü bir alan. Türkiye’nin Suriye’deki askerî ve diplomatik pozisyonu, bu denklemi tek taraflı olmaktan çıkarıyor. Böylece Ankara, Suriye sahasında yalnızca terörle mücadele veya sınır güvenliği üzerinden değil, bölgesel denge perspektifiyle hareket etmek durumunda kalıyor.
Türkiye’nin Suriye’deki varlığı, ABD–İsrail–Yunanistan ekseninin Doğu Akdeniz’i homojen bir askerî alan gibi okumasını zorlaştırmaya devam edecek. Suriye sahası, bu eksenin doğu kanadında öngörülemezlik üreten bir unsur hâline geliyor.

Diplomatik açıdan bakıldığında, Türkiye’nin Suriye meselesini tamamen dışlayan veya donmuş bir dosya olarak görmemesi de önem taşıyor. Bölgesel normalleşme sinyalleri ve temas ihtimalleri, Doğu Akdeniz’deki askerî planlamaların sabitlenmesini engelliyor. Bu durum, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu kuşatma girişimlerinin uzun vadede sürdürülebilirliğini zayıflatıyor.
Şam ile Ankara'nın ortak bir karar ile PKK unsurlarına operasyon düzenlemesi, sadece Suriye politikasını değil, Türkiye karşıtı bu yeni oluşumun da gerekliliğini sorgulatacaktır.
Libya
Libya, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki diplomatik ve askerî dengeleme stratejisinde merkezi bir konum işgal ediyor. Ankara’nın Trablus merkezli meşru hükümetle kurduğu ilişki, yalnızca bir iç savaş denklemine müdahil olma meselesi değil; Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlamayı hedefleyen haritalara karşı geliştirilen yapısal bir karşı hamle niteliği taşıyor.

Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanları Anlaşması, bu yaklaşımın en somut ve etkili çıktılarından biri olarak öne çıkıyor. Bu anlaşma, Yunanistan ve Güney Kıbrıs merkezli deniz yetki alanı kurgusunun hukuki ve coğrafi bütünlüğünü bozuyor. Daha da önemlisi, Doğu Akdeniz’de kurulmak istenen askerî kuşağın güneyden kapanmasını engelliyor. Doğal olarak Türkiye’nin askerî açıdan karşı karşıya olduğu baskının tek yönlü bir çevrelemeye dönüşmesini önlüyor.

Son dönemde Bingazi'yi de içine alarak kurulan askerî ve siyasi ilişki, Türkiye’ye yalnızca hukuki değil, fiilî bir stratejik derinlik sağlıyor. Böylece Doğu Akdeniz’deki askerî planlamalar, Libya faktörünün bir bölümünün hesaba katılmadan sürdürülebilir olmaktan çıkarıyor. Bu da ABD–İsrail–Yunanistan ekseninin bölgeyi kapalı bir güvenlik alanı gibi ele alma varsayımını zayıflatıyor.
Çok katmanlı sonuç: Diplomasinin genişlemesiyle, karşı cephedeki askerî baskının aşındırılması
Doğu Akdeniz’de son yıllarda şekillenen askerî ve jeopolitik tablo, yüzeyde ittifaklar, üsler ve savunma sistemleri üzerinden okunuyor. Ancak derinlemesine bakıldığında bu tablonun, Türkiye’yi çevrelemeyi ve hareket alanını daraltmayı amaçlayan daha geniş bir stratejik tasarımın ürünü olduğu görülüyor. ABD, İsrail ve Yunanistan merkezli güvenlik mimarisi; Kıbrıs, Ege ve Doğu Akdeniz hattında entegre bir askerî baskı üretmeyi hedefliyor.

Deniz ve hava gücünde yürütülen kapasite inşası, Türkiye’nin sahadaki varlığını kalıcı ve sürdürülebilir hâle getiriyor. Kıbrıs’ta oluşturulan askerî ve lojistik derinlik, Türkiye’yi yalnızca savunmada kalan bir aktör olmaktan çıkaracak. Ancak unutulmamalıdır ki; Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı tertiplenme, reaktif savunma refleksleriyle açıklanamayacak kadar kapsamlı ve çok katmanlı bir yapı gerektiriyor. Askerî, teknolojik, diplomatik ve hukuki araçlar eş zamanlı kullanılmak durumunda kalıyor. Savunma sanayisinde elde edilen her başarının diplomasi alanında da karşılık bulması ve dengeleme unsuru olması gerekiyor.

Libya, Mısır, Lübnan ve Suriye ekseninde yürütülen bu diplomatik dengeleme, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de karşı karşıya olduğu askerî baskıyı doğrudan çatışmaya girmeden aşındırmaya devam edecek. Ankara, bu ülkelerle kurduğu ilişkiler sayesinde karşı bloklaşmaların iç uyumunu zedeleyecek ve Doğu Akdeniz’de tek merkezli bir güvenlik mimarisinin kurulmasını büyük oranda engelleyecek. Türkiye’yi askerî açıdan yalnızlaştırmayı hedefleyen stratejilerin etkisini azalmış olacak. Çünkü askerî kuşatma girişimleri, ancak diplomatik ve siyasi mutlaklıkla desteklendiğinde sürdürülebilir oluyor. Türkiye’nin çok yönlü diplomatik hamleleri ise bu mutlaklığı ortadan kaldırabilecek.
- yvzkrtl: Maşallah Allah düşmanlardan korusun
- suzan_koc: İnfaz için kapalı ceza infaz da olanlara af varmı
- mustafa_koc: Bence gerek yok 3 çocuğu olan kişi çocuğa bakacak kazancı az araba masraflı gereksiz zaten araba çok trafik allak bullak teşvik gereksiz 3 çocuk yapan yok çünkü çocuklar n masraf ı çok. araba alamaz almasın toplu taşıma araçları nı kullansınlar







