Trump'ın İran retoriği: Sınırlı Saldırı nedir?
Trump’ın İran’a yönelik söyleminde “sınırlı saldırı”, savaşı büyütmeden caydırıcılık sağlamak için kontrollü askeri güç kullanımını ifade eder.

- Sınırlı saldırının temel kavramları
- Sınırlı saldırılarda hedefin belirlenmesi
- Hukuki ve politik değerlendirme
- Operasyonel planlama aşaması
- Uygulama ve operasyonun yürütülmesi
- ABD'nin gerçekleştirdiği Sınırlı Saldırı operasyonları
- 1986 Libya Hava Saldırısı (Operation El Dorado Canyon)
- 1998 Afganistan ve Sudan Füze Saldırıları (Operation Infinite Reach)
- 2011 Pakistan – Usame bin Ladin Operasyonu (Operation Neptune Spear)
- 2011 Libya Saldırıları (Operation Odyssey Dawn)
- 2017 ve 2018 Suriye hava saldırıları
- 2020 İranlı General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi
- 2021–2025 Suriye, Irak ve Yemen'e yönelik sınırlı saldırılar
- 2025 İran'a yönelik saldırılar (ABD: Gece Yarısı Çekici Harekâtı, İsrail: Yükselen Aslan Operasyonu)
- Sonuçların analizi ve değerlendirilmesi
- Sınırlı saldırı operasyonu sonrası diplomatik ve stratejik süreç
- Sınırlı saldırının etik ve hukuki boyutu
Sınırlı saldırı kavramı, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik müdahalenin gündemde olduğu günlerde sarf ettiği sözlerle yeniden gündeme geldi. Trump, gazetecilere verdiği kahvaltıda yaptığı açıklamalar arasında ''İran'a sınırlı bir saldırı düşünüyorum'' dedi.
Sınırlı saldırı, genellikle belirli hedefleri, zaman dilimlerini veya coğrafi alanları kapsayan, kontrollü ve ölçülü bir askeri eylemi ifade eder. Günümüzde Sınırlı Saldırı tabiri, hem askeri stratejilerde hem de politik etik ve hukuki tartışmalarda önemli bir yer tutar.
Belirli hedeflere odaklanan bu tür operasyonlar, sivillerin zarar görme riskini de azaltır ve uluslararası hukuk çerçevesinde daha meşru kabul edilir. Belirli bir askeri üsse yönelik sınırlı hava saldırısı, çatışmayı tırmandırmadan stratejik üstünlük sağlama amacı güder. Ancak sınırlı saldırının başarısız olması, beklenmedik sonuçlar doğurabilir. Örneğin operasyon sırasında hedef dışı sivillere zarar verilirse, saldırının meşruiyetini zedeler. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca gerçekleşen sınırlı saldırıların ABD açısından hem avantajları hem de dezavantajları olmuştur.

Sınırlı saldırıların etik boyutu da son derece kritiktir. Sınırlı saldırılar, özellikle hedeflerin ve yöntemlerin özenle seçildiği durumlarda, orantılılık ilkesine daha çok riayet edebilir. Dolayısıyla modern savaş hukukunda sınırlı saldırıların teşvik edilmesi, etik açıdan da daha kabul edilebilir bir yaklaşım olarak öne çıkar.
Her askeri operasyonda olduğu gibi sınırlı saldırının da operasyon hususunda aşamaları vardır. Bu aşamalar sırasında sürekli diplomatik sonuç alınması hedeflenir ve istenen sonuç alındığında sınırlı saldırı gerçekleşmeyebilir.
Sınırlı saldırının temel kavramları
Sınırlı saldırı, askeri ve stratejik literatürde belirli askeri, siyasi veya altyapısal hedeflere yönelik olarak tasarlanan, kapsamı, süresi ve yoğunluğu bilinçli biçimde kontrol altında tutulan askeri operasyonları ifade etmektedir.
Bu tür operasyonlar genellikle geniş çaplı bir savaşı tetiklemeden caydırıcılık sağlamak, rakip aktörlerin davranışlarını şekillendirmek ve belirli stratejik avantajlar elde etmek amacıyla planlanır. Sınırlı saldırıların temel amacı, karşı tarafa siyasi ve askeri bir mesaj ileterek istenmeyen davranışları caydırmak ve askeri kapasitesini belirli ölçüde zayıflatmaktır.

Günümüz hibrit savaş ortamında sınırlı saldırılar, askeri güç kullanımının yanı sıra siber operasyonlar, ekonomik yaptırımlar ve bilgi savaşı unsurlarıyla birlikte caydırıcılık politikalarının önemli bir bileşeni olarak kullanılmaktadır. Özellikle İran’a yönelik artan baskılar, sınırlı saldırıların yalnızca kinetik askeri eylemler değil, daha geniş bir stratejik rekabet çerçevesinin parçası olarak ele alındığını gösterir.
Sınırlı saldırılar, topyekûn saldırılara kıyasla daha düşük yoğunluklu ve daha az yıkıcı olmakla birlikte, doğru hedef seçimi ve zamanlama sayesinde stratejik sonuçları bakımından orantısız derecede büyük etkiler yaratabilir.
Sınırlı saldırılarda hedefin belirlenmesi
Sınırlı saldırının ilk aşaması, hedeflerin doğru şekilde belirlenmesidir. İstihbarat verileri, uydu görüntüleri ve saha raporları analiz edilerek askeri açıdan kritik noktalar tespit edilir.
Hedeflerin sivil alanlardan uzak olması ve operasyonun orantılılık ilkesine uygun olması önemlidir. Yanlış hedef seçimi, sivillerin zarar görmesine ve operasyonun meşruiyetinin sorgulanmasına yol açabilir. Sivil ortamlara yakınlık arttıkça, operasyonel risk de artar. Bu yüzden saldırının planlayıcıları, diplomatik baskıyı ve askeri caydırıcılığı kullanarak sonuç elde etme yolunu tercih etmeye meyillidir.

Her ne kadar gerçekleşmiş bir operasyon olmasa da sürecin işleyişi açısından ABD ve Küba arasındaki füze krizi, sınırlı saldırının aşamaları açısından önemli örnekler içermektedir.
Bilindiği gibi 1962'de Sovyetler Birliği, Küba'ya nükleer başlıklı balistik füzeler yerleştirerek Amerika Birleşik Devletleri'ni ani bir saldırı tehdidiyle karşı karşıya bıraktı. ABD Başkanı John F. Kennedy bu riski göze alamadı ve Küba'yı işgal etmeyi gerektirmeden ve Moskova'nın Batı Berlin'deki ABD ve müttefik güçlerine karşılıklı saldırmasına neden olmadan silahları imha edebilecek bir "cerrahi saldırı" planı istedi.
Hukuki ve politik değerlendirme
Başkan Kennedy tarafından operasyon planı yönünde istek dile getirildikten ve temel hedefler dile getirildikten sonra saldırının icracıları olan karar vericiler, hukuki ve politik boyutu değerlendirilir. Uluslararası hukukta meşru savunma, orantılılık ve ayrım gözetme ilkeleri temel kriterlerdir.
Siyasi liderler, saldırının uluslararası ilişkiler üzerindeki etkilerini ve olası diplomatik sonuçlarını hesaba katar. Bu aşama, sınırlı saldırının uluslararası toplum tarafından kabul edilebilirliğini belirleyen, baskı ve caydırıcılık kullanılmasının işe yaramadığı zaman devreye giren kritik bir süreçtir.

Dönemin Savunma Bakanı Robert McNamara, hukuki ve politik değerlendirmelerin gözetildiği seçenekler sundu. Seçenekler, yalnızca nükleer silahlara yönelik 52 sorti gerektiren saldırılardan, Küba'daki tüm askeri hedeflere yönelik 2.000'den fazla sorti gerektiren daha geniş kapsamlı saldırılara kadar uzanıyordu. Bu uç noktalar arasında, hem nükleer hedefleri hem de hava savunmalarını imha etmek gibi görevler vardı. Bununla birlikte SSCB ile nükleer savaş senaryoları ve hesaplamalar da sunuldu.
ABD'nin Küba'ya yönelik keşif uçuşları daha fazla hava savunması keşfettikçe, Küba'daki Sovyet nükleer silahlarını imha etmek için gereken minimum saldırı sayısını hesaplamak zorlaştı. Askeri liderler, Sovyet menşeili hava savunma sistemleri ABD uçaklarını tehdit ediyorsa, saldırıların tüm nükleer silahları ortadan kaldıramayacağına inanmaya başladı. Özellikle ABD Hava Kuvvetleri kurmayları, Küba'nın hava savunmasını bastırmadan pilotları hedeflere saldırmak için göndermeme fikrine derinden bağlanmıştı.
Operasyonel planlama aşaması
Operasyonel planlama, saldırının nasıl gerçekleştirileceğini belirleyen teknik bir süreçtir. Kullanılacak silah sistemleri, operasyonun zamanı ve kuvvet yapısı detaylı şekilde planlanır. Hassas güdümlü mühimmatların tercih edilmesi, hedef dışı zararları azaltmayı amaçlar. Operasyonun süresi genellikle kısa tutulur ve sürpriz unsuru korunur.
Küba Füze Krizi sırasında SEAD olarak ifade edilen (Suppression of Enemy Air Defenses – Düşman Hava Savunmasının Bastırılması) askerî görevler, bir hava kuvvetleri için çok yeni bir aşama idi. Buna rağmen bu görev, askeri planlamacıların dikkatini çekti ve başkanlık karar alma süreçlerinde de belirleyici bir etkiye sahip oldu.

Nitekim Başkan Kennedy ve beraberindeki karar vericiler, operasyonel süreci planlarken, yapılacak saldırının gereğinden fazla gürültü çıkaracağını fark ettiler. Operasyon safhasına gelmeden krizi çözmek için diplomatik baskıyı artırdılar. SSCB'nin füzeleri ada ülkesinden çekildiğinde ise Küba'ya karşı amansız bir baskı ve abluka siyasetini benimsediler.
Buna karşılık Doğu Bloğu ve eksenindeki ülkeler, daha az gelişmiş olsalar bile güçlü hava savunmaları oldukları takdirde, ABD'nin müdahalelerini durdurabileceği yönünde bir anlayışa sahip oldu. Dolayısıyla Sovyet ve Rus menşeili karadan havaya füze sistemleri hızla gelişmeye başladı.

Doktrinsel olarak SEAD, düşman hava savunmalarını imha ederek veya bozarak etkisiz hale getirmek, yok etmek veya geçici olarak zayıflatmak olarak tanımlanır. Gelişmiş askeri uçaklar ve yüksek eğitimli pilotlar çok değerli varlıklardır. Üstelik sayıları gereksiz yere riske atılamayacak kadar sınırlıdır. Oysa daha az gelişmiş olan yerdeki savunucunun kaybedeceği, nispeten daha ucuz ve bol miktarda hava savunma sistemi ile karşı saldırı için kullanacağı balistik füze stoku vardır.
Uygulama ve operasyonun yürütülmesi
Sınırlı saldırı uygulama aşamasında hız ve koordinasyon ön plandadır. Operasyon, hedeflenen askeri unsurların etkisiz hale getirilmesini amaçlar. Sivil kayıpların önlenmesi için son dakika istihbarat kontrolleri yapılır ve gerektiğinde operasyonun kapsamı daraltılabilir. Kazanılmış istihbarat yeteneği kurmaylara esneklik vermektedir ve bu da sınırlı saldırının temel özelliklerinden biridir.

Küba Krizi sırasında hava saldırısı ihtimalini durdurup füze envanterini geliştiren Doğu Bloku ülkelerine karşı ABD, hava kuvvetleri için gizlilik anlayışını benimsedi ancak bunun tam manasıyla meyvelerini almak için 1980'lerin başından 1990'ların sonuna kadar sırasıyla F-117 Nighthawk bombardıman uçağı, B-2 Spirit stratejik bombardıman uçağı ve F-22 Raptor savaş uçağı uçana kadar beklemeleri gerekecekti.

Günümüzde de ABD, düşman olarak nitelendirdiği ülkelerin hava savunmalarına karşı savunmasızlığı azaltmak için F-35 ve F-47 uçaklarında olduğu gibi önemli miktarda para ve çaba harcıyor. Çünkü gizlilik teknolojisi, uçağın görünürlüğünü tamamen ortadan kaldırmasa da bir uçağın radar kesit alanını düşürerek savunmasızlığını azaltır.

Gizlilik teknolojisini geliştirmesinin yanı sıra ABD, 2000 yılından beri insansız hava araçlarını daha cesur ve cüretkar biçimde kullanırken; insanlı uçakları daha fazla korumak için hava savunmalarını hassas seyir füzeleriyle imha etme, çeşitli tiplerdeki uçakları donatıp elektronik olarak karıştırmaya veya aldatarak bastırmaya yetkin hale gelmiştir.
ABD askeri planlamacılarının bakış açısına göre, düşman hava savunmalarına karşı koymak, saldırının temeli halini almıştır.
ABD'nin gerçekleştirdiği Sınırlı Saldırı operasyonları
ABD'nin Küba Krizi'nden sonra karşısında bulduğu yoğun hava sistemleri yüzünden bu saldırıyı gerçekleştirebilmesi pek mümkün olmasa da 1980'li yıllarda düşük görünürlüğe sahip uçakların gelişmesiyle birlikte bu operasyonu yürütmek konusunda daha ısrarcı oldu.
Operasyonların maksadının yanı sıra uygulama açısından da örtülü, cezalandırıcı, özel kuvvet nitelikli, insani cezalandırıcı, süreklilik arz eden ve tek hedef odaklı gibi tabir edilen farklı yönelimler ortaya çıktı.
Sınırlı saldırı kapsamında gerçekleştirilen operasyonlar şunlardır;
1986 Libya Hava Saldırısı (Operation El Dorado Canyon)
1986 yılında ABD, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin terör örgütlerine destek verdiği iddiasıyla Trablus ve Bingazi’deki askeri hedeflere hava saldırısı düzenledi. Operasyon, Berlin’deki bir diskotek saldırısına misilleme olarak planlandı ve temel amacı Libya’yı caydırmaktı.

ABD uçakları İngiltere’den kalkarak uzun bir rota izledi ve Akdeniz’deki uçak gemilerinden destek aldı. Hedefler arasında askeri komuta merkezleri, hava üsleri ve Kaddafi’nin karargâhı yer aldı. Operasyon kısa süreliydi ve kara birlikleri kullanılmadı. Bu nedenle El Dorado Canyon, modern askeri literatürde “punitive limited strike” yani cezalandırıcı sınırlı saldırının klasik örneği olarak kabul edilir.
Operasyon, Soğuk Savaş sonrası dönemde kontrollü güç kullanımı doktrininin başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirilmektedir.
1998 Afganistan ve Sudan Füze Saldırıları (Operation Infinite Reach)
1998 yılında ABD, Kenya ve Tanzanya’daki ABD elçiliklerine yönelik El-Kaide bombalı saldırılarına misilleme olarak Afganistan ve Sudan’daki hedeflere Tomahawk füzeleriyle saldırdı.
Afganistan’da El-Kaide eğitim kampları, Sudan’da ise El-Şifa kimyasal tesisinin hedef alındığı açıklandı. Operasyon tamamen denizden ve havadan yürütüldü, kara birlikleri kullanılmadı. Amaç El-Kaide’nin operasyonel kapasitesini sınırlamak ve küresel terörizme karşı caydırıcı mesaj vermekti.

Gerçekleştirilen saldırılar, ABD’nin terörle mücadelede uzaktan hassas vurucu güç kullanımına dayalı sınırlı saldırı doktrininin erken örneklerinden biri olarak kabul edilir. Ancak operasyonun etkinliği ve Sudan’daki hedefin gerçekten askeri olup olmadığı akademik ve politik tartışmalara yol açmıştır.
2011 Pakistan – Usame bin Ladin Operasyonu (Operation Neptune Spear)
2011 yılında ABD özel kuvvetleri Pakistan’ın Abbottabad kentinde Usame bin Ladin’i hedef alan bir operasyon düzenledi. Helikopterlerle gerçekleştirilen operasyon yalnızca birkaç saat sürdü.
Operasyondaki tek hedef El-Kaide liderinin etkisiz hale getirilmesiydi. Kara işgali veya geniş çaplı askeri harekât söz konusu değildi. Bu nedenle Neptune Spear operasyonu, literatürde “special operations limited strike” yani özel harekat kapsamlı sınırlı saldırısı olarak değerlendirilir.

Operasyon, ABD’nin hedef odaklı ve cerrahi hassas askeri güç kullanımının en sembolik örneklerinden biridir. Ayrıca devlet egemenliği, uluslararası hukuk ve terörle mücadelede sınır ötesi operasyonlar konularında yoğun akademik tartışmalara yol açmıştır.
2011 Libya Saldırıları (Operation Odyssey Dawn)
ABD’nin 2011 yılında Libya’da gerçekleştirdiği Operation Odyssey Dawn, Washington’ın SEAD (Suppression of Enemy Air Defenses – Düşman Hava Savunmasının Bastırılması) anlayışına olan köklü doktrinel bağlılığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Libya’nın o dönemde gelişmiş ve entegre bir hava savunma sistemine sahip olmamasına rağmen, operasyonun öncelikli hedeflerinden biri Kaddafi rejimine ait hava savunma altyapısının etkisiz hale getirilmesi olmuştur.

Operasyonun ilk iki günü boyunca gerçekleştirilen yoğun hava ve füze saldırıları sonucunda Libya’nın radar sistemleri, hava savunma bataryaları ve komuta-kontrol unsurları büyük ölçüde tahrip edildi.
Bu saldırıların ardından Libya hava savunması koalisyon hava araçları açısından anlamlı bir tehdit olmaktan çıkmış ve koalisyon güçleri operasyonlarını hava üstünlüğü koşulları altında sürdürme imkânı elde etmiştir.
2017 ve 2018 Suriye hava saldırıları
ABD, 2017 yılına gelindiğinde Suriye’nin kimyasal silah kullandığı iddiasıyla Şayrat Hava Üssü’ne Tomahawk füzeleriyle saldırdı. 2018’de ise İngiltere ve Fransa ile birlikte kimyasal tesislere yönelik hassas hava saldırıları düzenledi.
Her iki operasyon da rejim değişimi hedeflemedi ve yalnızca belirli askeri ve kimyasal altyapı tesisleri vuruldu. Operasyonlar kısa süreliydi ve kara birlikleri kullanılmadı. Bu saldırılar, uluslararası hukukta “humanitarian punitive strike” olarak adlandırılan insani amaçlı sınırlı saldırı örnekleri arasında yer almaktadır.

Ayrıca Suriye'de askeri varlıkları bulunan İran ve Rusya ile devam eden büyük güç rekabeti döneminde, sınırlı güç kullanımının nasıl siyasi mesaj aracı olarak kullanıldığını göstermesi açısından da tarihi bir öneme sahiptir.
2020 İranlı General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi
ABD, 3 Ocak 2020’de, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta İHA saldırısıyla öldürdü.
Saldırı, ABD'nin 2018'de İran'ın 2015 nükleer anlaşmasından çekilmesi, yaptırımları yeniden uygulamaya koyması ve 2019'da İranlı unsurların bölgedeki ABD güçlerini taciz etmeye kışkırttığı suçlamasıyla başlayan, 2019-2022 Basra Körfezi krizi sırasında gerçekleşti.

Operasyon tek hedefliydi ve kısa süre içinde gerçekleştirildi. ABD, saldırıyı İran’ın bölgedeki milis faaliyetlerine karşı caydırıcılık amacıyla gerçekleştirdiğini açıkladı.
Süleymani operasyonu, modern dönemde “targeted killing limited strike” yani hedefi öldürme odaklı sınırlı saldırının en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilir. Operasyon, ABD-İran gerilimini artırmış ve devlet aktörlerine yönelik suikastların uluslararası hukuk açısından meşruiyeti konusunda yoğun akademik tartışmalar doğurmuştur.
2021–2025 Suriye, Irak ve Yemen'e yönelik sınırlı saldırılar
2021 sonrasında ABD, Suriye ve Irak’ta İran destekli milislere yönelik birçok sınırlı hava saldırısı gerçekleştirdi. Bu saldırılar genellikle İsrail'e ve ABD üslerine yönelik roket ve İHA saldırılarına misilleme olarak yapıldı.
Ayrıca 2024–2025 döneminde Kızıldeniz’deki ticari gemilere saldıran Husilere karşı radar, füze ve İHA tesislerine yönelik hassas hava ve deniz saldırıları düzenlendi. Gerçekleştirilen operasyonlar geniş çaplı savaş hedeflemedi ve yalnızca caydırıcılık amacı taşıdı.

Literatürde “sustained limited campaign” yani süreklilik arz eden sınırlı operasyonlar bütünü olarak tanımlanmaktadır.
2025 İran'a yönelik saldırılar (ABD: Gece Yarısı Çekici Harekâtı, İsrail: Yükselen Aslan Operasyonu)
2025 Haziran’ında İsrail, İran’ın nükleer tesisleri ve askeri hedeflerine yönelik geniş çaplı hava saldırıları gerçekleştirmiş, ABD ise daha sonra Natanz, Fordow ve İsfahan’daki nükleer tesislere yönelik hava ve füze saldırılarıyla sürece doğrudan katılmıştır. Bu saldırıların temel amacı rejim değişimi değil, İran’ın nükleer kapasitesini ve askeri komuta yapısını geçici olarak geriletmek olmuştur. ABD saldırılarının İran’ın nükleer programını yaklaşık iki yıl geciktirdiği iddia edilmiştir.

İcra bakımından her iki ülkenin saldırıları sınırlı saldırı olarak ele alınsa da İsrail'in saldırı anlayışı farklıdır. İsrail'in müdahalesi genellikle varoluşsal tehdit algısına dayalıdır. İran’ın nükleer silah elde etmesi İsrail için kabul edilemez kırmızı çizgi (Begin Doktrini) olarak tanımlanır. Bu nedenle İsrail, saldırıları çoğu zaman önleyici (preventive) veya ön alıcı (preemptive) doktrin çerçevesinde yürütür. Saldırılar için daha sınırlı platform ve menzil kapasitesine sahip olduğu için hedef odaklı cerrahi hassas saldırılar gerçekleştirmiştir.

ABD için İran nükleer programı, önemli bir güvenlik meselesi olsa da doğrudan varoluşsal bir tehdit değildir. Bu yüzden ABD saldırıları askeri doktrin açısından daha sistemik ve çok boyutludur. Küresel vurucu güç olduğu için F-35 savaş uçakları, B-2/B-21 bombardıman uçakları, Tomahawk seyir füzeleri ve nükleer denizaltılar kullanmayı tercih etmiştir.
Bu saldırılarda en önemli detay, ABD'nin artık SEAD, siber, uzay, elektronik harp savaşını aynı anda yürütebilir hale gelmesidir.
Sonuçların analizi ve değerlendirilmesi
Operasyonun tamamlanmasının ardından askeri, politik ve insani sonuçların sistematik biçimde değerlendirilmesi modern askeri planlamanın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu süreçte öncelikle belirlenen askeri hedeflerin ne ölçüde başarıyla imha edildiği veya işlevsiz hale getirildiği analiz edilir.
Hedeflerin etkisizleştirilme derecesi, operasyonel etkinliğin temel göstergesi olarak kabul edilirken, beklenmeyen sonuçlar ve operasyonel aksaklıklar gelecekteki harekât planlamaları için kritik dersler sunar. Aynı zamanda sivil kayıpların meydana gelip gelmediği, altyapıya verilen zarar ve insani sonuçlar da detaylı biçimde incelenir. Yapılan değerlendirmeler, uluslararası hukuk ve kamuoyu açısından operasyonun meşruiyetinin tartışılmasında belirleyici rol oynar.

ABD, askeri saldırıları yalnızca taktik veya operasyonel hedeflere ulaşmak için değil, aynı zamanda bir stratejik iletişim aracı olarak kullanmaktadır. Saldırılar, rakip aktörlere yönelik caydırıcı mesajlar vermek, müttefiklere güvence sağlamak ve uluslararası topluma siyasi kararlılık sinyali göndermek amacıyla tasarlanır.
Sınırlı saldırı operasyonu sonrası diplomatik ve stratejik süreç
Saldırı sonrası dönemde yürütülen diplomatik ve stratejik takip süreci, askeri harekâtın uzun vadeli etkilerini belirleyen kritik bir aşamadır. Bu süreçte temel amaç, askeri operasyonun yarattığı caydırıcılık etkisini sürdürürken gerilimin kontrolsüz biçimde tırmanmasını önlemektir.
Sınırlı saldırılar, doğru diplomatik çerçeve ile desteklendiğinde, geniş çaplı çatışmaya yol açmadan rakip aktörlerin davranışlarını şekillendirme ve stratejik hedeflere ulaşma imkânı sunar. Bu nedenle askeri güç kullanımının ardından yürütülen diplomatik girişimler, kriz yönetimi ve tırmanma kontrolü açısından merkezi bir rol oynar.

Operasyon sonrası yapılan resmi açıklamalar, medya yönetimi ve diplomatik söylem, askeri gücün yalnızca fiziksel bir araç değil, aynı zamanda politik bir enstrüman olarak kullanıldığını göstermektedir. ABD yönetimleri, askeri operasyonları stratejik iletişim kapsamında tasarlayarak hem rakiplere hem de müttefiklere yönelik siyasi mesajlar vermeyi hedefler.
Sonuç olarak Donald Trump’ın İran’a yönelik “sınırlı saldırı” vurgusu, askeri harekâtın kapsamının kasıtlı olarak kontrol altında tutulduğunu ve geniş çaplı bir savaştan kaçınma niyetinin stratejik bir mesaj olarak sunulduğunu göstermektedir. Dolayısıyla diplomatik söylem ve kamu diplomasisi, modern askeri stratejinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Sınırlı saldırı, bu noktadan sonra stratejik caydırıcılık, tırmanma yönetimi ve zorlayıcı diplomasi gibi uluslararası ilişkiler teorileriyle bütünleşir. Teori ile bütünleştiği ve kavramlar arasındaki farklılığı gösteren en önemli örnek Kosova Savaşı'dır.
NATO’nun 1999 yılında Yugoslavya’ya yönelik hava harekâtı, klasik anlamda tekil ve kısa süreli bir sınırlı saldırı örneği olmaktan ziyade, zorlayıcı diplomasiye dayalı uzun süreli bir hava operasyonu olarak öne çıkar. Kara işgalinin olmaması, operasyonun siyasi davranış değişikliğine odaklanması ve tırmanma kontrolünün gözetilmesi, bu harekâtın sınırlı saldırı doktrini çerçevesinde değerlendirilmesine neden olsa da operasyon birkaç saat ile birkaç gün arasında değil, tam 78 gün sürmüştür.
Dolayısıyla sınırlı saldırı ile sınırlı savaş arasındaki kavramsal geçişkenliği gösteren önemli bir vaka çalışması olarak değerlendirilebilir.
Sınırlı saldırının etik ve hukuki boyutu
Sınırlı saldırıların etik ve hukuki boyutu, modern savaş ve güvenlik çalışmalarında yoğun biçimde tartışılan konular arasında yer almaktadır.
Genel olarak sınırlı saldırılar, kapsamı ve hedefleri daraltılmış askeri güç kullanımı biçimleri olduğu için, sınırsız veya topyekûn savaşlara kıyasla etik açıdan daha kabul edilebilir görülür. Bu tür operasyonlarda orantılılık ve ayrım gözetme ilkelerine uyulması, sivillerin ve sivil altyapının zarar görme riskini azaltmayı amaçlar.
Uluslararası ve insancıl hukuk çerçevesinde bu ilkeler, askeri hedefler ile sivil unsurlar arasında net bir ayrım yapılmasını ve askeri avantaj ile muhtemel sivil zarar arasında makul bir denge kurulmasını gerektirir. Yine de sınırlı saldırılar, etik açıdan eleştirilere konu olmaktadır.

Hedef odaklı operasyonların istihbarat hataları, teknik arızalar veya yanlış hedef tespiti nedeniyle sivil kayıplara yol açabilmesi, bu tür saldırıların meşruiyetini tartışmalı hale getirebilir. Ayrıca sınırlı saldırıların uluslararası hukukta güç kullanımına ilişkin normları aşındırabileceği ve daha sık askeri müdahaleleri teşvik edebileceği yönünde eleştiriler vardır.
Modern savaş hukuku ve etik tartışmalarında, kontrollü ve hedef odaklı operasyonların teşvik edilmesiyle birlikte, siyasi ve askeri karar alma süreçlerinde hukuki denetim ve etik sorumluluk mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Yükleniyor...















